Merhaba,
Çözümlemelerimizde normali değil de doğalı aradığımızı, buna da genellikle ya yaratılıştan ya da doğumdan başladığımızı artık biliyorsunuz. Doğumdan yapılan çözümlemelerde en önemli kaynak gözlem iken yaratılıştan yapılan çözümlemelerde geçmişin izleri en önemli kaynak olarak kullanılıyor. Bazen bu ikisi birlikte de kullanılabilir. Deney ise insanın tasarımıdır. Pozitif bilimlerde sıkça kullanılmasına rağmen sosyolojide kullanmak sakıncalı sonuçlar doğurmuştur. Bu yüzden tasarım yapmaktansa, doğru ve doğal tasarımı ortaya çıkarmaya çalışmak bence en doğru yol olacaktır. Yani doğru yolu icat etmek değil, arayıp bulmak gerekir. Bu yüzden de bizi doğru yola yönlendirmesini isteyeceğimiz kaynak herkes ve her şeydir. (Kamu ve Doğa) (Fatiha-6)
İnsanoğlu yaratıldığı ilk andan itibaren, yalnızca bir mücadelenin içerisinde buldu kendini. Bu mücadele hayatta kalma mücadelesidir. Bu mücadelede başarılı olmak için güçlü olmak gerekiyordu. Örneğin toplu halde yaşamak da gücü artırmanın bir yoluydu. Her ne kadar cinsellik genetik kodlarımızdan gelse de üremenin de gücü artırdığı çok çabuk keşfedildi. Bu ortamda insan ihtiyacı olan her şeyi içerisinde meydana geldiği dünyadan karşıladı. Diğer canlılara ve doğaya karşı mücadelesini ise toplu halde yaptı.
Ancak günlük ihtiyaçlarını bu şekilde karşılayabilen insan, yarın da bunu karşılayıp karşılayamayacağı telaşına düştü. Yani gelecek (ahiret) korkusuna kapıldı. Buna çözüm olarak da biriktirmeye başladı. İnsanın biriktiremeyeceği bir şey neredeyse yoktur. Yiyecek, para, mal, mülk, ıvır-zıvır, arkadaş, akraba, çöp, dert, korku... Dikkat ederseniz bunların hepsi "Güç"tür. Güç kelimesinin Türkçe karşılığına baktığımızda anlamlarından birisinin derman, takat olduğunu görürüz. Yani bir kişilik, kendi kendimize sarf edebileceğimiz emeği anlatan bir sözcüktür. Bir diğer anlamı zor, zorluktur. Yani gücümüzün üstünde bizi daha fazla emek sarf etmeye iten şey. Bu anlamda dert ve korku biriktirmekte güçlük verir. Bir diğer anlamı ise kuvvet, otoritedir. Dikkat ederseniz biriktirerek oluşur. Derman ve takat biriktirmek için yemek, içmek gerekir. Zorluklar içerisine girmek için dert, tasa, korku biriktirmek gerekir. Güçlü olmak için ise para, mal, mülk, otorite biriktirmek gerekir. Biriktirmek, yani onu kendinden yapmak sahip olmak demektir. Örneğin yemek yediğinizde, su içtiğinizde onları kendinizden yapmış olursunuz, sahip olursunuz. Ancak yemediğiniz bir yemeği biriktirdiğinizde, bir başkasının buna ihtiyacı varsa onun hakkını elinize almış olacağınızdan onun gücünü de kendi üstünüzde biriktirmiş olursunuz. Eğer bu ihtiyaç sahibi gelip bu hakkını sizden istemezse bu birikiminiz hiçbir işe yaramaz, çürür gider. Eğer isterse, siz bunu vermek için şartlar koyarak, veya karşılıksız vermiş gibi gözükseniz bile size minnet duymasını sağlayarak onun gücünü kendi kontrolünüze almış olursunuz.
İşte bu son bahsettiğimiz biriken güce, tarih içerisinde sulta, otorite, din (genel anlamda), yönetim, hükumet gibi isimler verilmiştir. Bu güce sahip olanlara ise, sultan, padişah, kral, tanrı, ilah, rahip, amir, müdür, patron, başkan, şef, ağa gibi isimler verilmiştir. Bu anlamda baktığımızda tarihin ilk kurumsal yapısı saltanat yani otoritedir.
İşte doğal insanın yok olup normalleştiği bu süreçte insana sınırları hatırlatan bir şey olmuştur. İster bunun kaynağını ilahi deyin isterseniz insanın mantığı deyin aslında hatırlatılan şey aynı şeydir. İşte biz buna din diyoruz. Bu hatırlatmaya ihtiyaç hissettiren iki önemli veri hayattan alınmıştır. Birincisi, birilerinin biriktirmesi ile diğerlerinin ihtiyacını karşılayamadığı hakkını alamadığı ve düzenin bozulduğu gözle görülmüştür. İkincisi ise biriktirilen şeylerin ölüm ile sonlandığı ve biriktirenin de işine yaramadığı gerçeğidir. Yani hatırlatılan paylaşmanın gerekliliği ve ölüm hatırlatmasıdır.
Bu anlamda din, otoritenin zıddı olmasına rağmen, tarih içerisinde insan bunu da dönüştürüp biriktirmenin yolunu bulmuş ve tanrılık-ilahlık iddiası noktasına varıncaya kadar götürmüştür. Biz bugün tanrılık iddiasını kesin bir dille kabul etmediğimiz için bu iddia peygamberlik, mehdilik, halifelik, papalık, dini liderlik, din adamlığı, şeyhlik, hocalık seviyelerine kadar inebilmektedir.
Haşim Nahit Erbil "İnsanlar toplum halinde yaşamaya başladıklarından beri iki kurum vardır. Din ve saltanat. Her din alemi şümul olmak ister, her saltanat da genişlemek ister." demiş. Bence bu sözün kendisi doğru ancak tarihi yanlıştır. Çünkü, insan ilk kurum olarak saltanatı kurduktan sonra din, bu saltanata karşı olarak ortaya çıkmıştır. Yani kendisi bir kurum değildir. Ancak insanoğlu bir saltanata karşı çıkarak kendi saltanatını din ile oluşturabileceğini, yani saltanat kurumu ortadan kalkmadan sahibinin kendisi olabileceğini keşfetmiştir. İşte bu yüzden tarihte bir çok saltanatın sultanı kendisini Tanrı, İlah, Firavun, Tanrının yeryüzündeki gölgesi, Tanrının gözü, Tanrını temsilcisi, peygamber, mesih, halife olarak göstermiştir. Yani eski tarihlere baktığımızda din olarak gördüğümüz pek çok kurum da aslında dinin saltanatıdır.
Eğer bir lider tanrı ise her şeye hakim olması gerekir. Bu anlamda dini saltanat aracı olarak kullananların tümü her şeye hakim değildir. Aynı dönemde bir çok saltanat ve din vardır. Buna çözüm olarak da çok tanrıcılık ortaya çıkmıştır. Çünkü tek ilah söylemi diğerini kabul etmediği için savaşmayı ve yok etmeyi öngörür. Ancak çok tanrı kabulü, arada çatışmalar-anlaşmazlıklar yaşansa bile bir arada yaşayabilmenin önünü açar. (Tabi burada insan ilahlardan söz ediyoruz) Bu söylediklerimizi doğrulamak için çok tanrılı dinlerdeki savaş sahnelerinin çözümlemelerine bakın. Bu tanrıların çok eskiden yaşayan kralların-saltanatın simgeleri olduğunu göreceksiniz.
Kısaca çok tanrı inancı, doğal olandan kopan normal insanın günlük problemlerine bulduğu bir çözümdür. İnsan doğal olandan uzaklaştıktan sonra gördüğü sorunlara çözüm bulamayınca çok tanrı inancını kabul ederek daha barışçıl bir çözüm bulmuştur. Bugün biz çok tanrıcılığın önünü kesin bir dille kapattığımız için siz tanrı yerine otorite-güç imgelerini koyarak aynı değerlendirmeyi yapabilirsiniz. Bugün kendi gücünü kullanamayan başkasına teslim eden insan, sorunun gerçek çözümünü bulamadığı için birden çok güce inanmakta, onlara karışmamakta, onların kendi aralarında yaptıkları mücadelelerde ezilmemeyi başarı saymaktadır.
Her ne kadar çok tanrıcılık inancı yok olma pahasına savaşları ortadan kaldırsa da, tanrılar arasındaki çatışmayı bitirememiştir. Tek tanrı inancı varken yaşanan savaşların tamamı kıyamettir. Yani toplum tamamen yok olmuştur. Çok tanrılı dönemin savaşları ise egemen olmak üzerine kurulu olduğundan kanlı ancak sonu fetih, barış ya da anlaşma ile biten savaşlar olmuştur. Gücün sahipleri din savaşlarında güçlerinin önemli bölümlerini yitirdiklerini gördükleri için din ile saltanatı birbirinden ayırmışlardır.
Yani çok tanrı çözümünden sonra ikinci çözüm din ve devletin ayrılması olmuştur. (Not: Laikliğe karşı olduğum düşüncesine kapılmayın ben daha ötesinden bahsediyorum) İşte dinin ayrı olarak kurumsal bir yapı olması tarihi bu tarihtir. Haşim Nahit Erbil'in sözü de bu tarihten itibaren doğrudur. Bu tarih her toplum için farklıdır. Gücün sahipleri, gücün gerçek sahibi olan halkı din ile oyalayarak hem kendi saltanatlarını sürdürmüşler hem de kanlı savaşlar ile gerçek gücün yani toplumun kırılmasının önüne geçmişlerdir. Ancak bugün de bu tanrıların çatışmaları devam etmekte, bazen din adına bazen başka güçler adına insanlar eskiye göre daha az olsa da ölmektedir.
İşte bugün geçerli olan büyük dinlerin tamamının "alemi şümul" yani evrensel olma iddiaları da buradan kaynaklanmaktadır. Dinin özü zaten evrenseldir ve neredeyse bütün dinler aynı şeyi hatırlatır, çünkü hiçbirisinin sahip olma iddiası yoktur. Ancak bu dine sahip olma hevesindeki insanlar bu evrensellik iddiasını kendi saltanatları için kullanmak isterler. Yani genişlemek isteyen yine insanın saltanat hırsıdır. Dinin evrenselliği ise genişleme isteği değil özü itibari ile herkesi kapsayıcılığıdır. Din herkesi kapsamak, saltanat ise herkese hükmetmek ister. Size hükmetme isteğinde olan bir dininiz varsa bilin ki bu saltanat dinidir.
Buraya hangi noktadan gelmiştik? Hayat mücadelesinden değil mi? Yani bugünkü anlamda baktığımızda ekonomiden. Bu gün ekonomimizin gerçek sahipleri (patron, müdür, bankacı, sermaye sahibi...) tanrılık iddiasını sürdürenlerdir. Bunlar kendi aralarında barış yapmak için çok tanrıcılığa inanırlar. Hatta çoğu aynı zamanda bizimle aynı tanrıya da inanır. Bizim gücümüzü sömürmeye devam etmek için bize de bir din vermişlerdir. Onunla barışık yaşamak için ise, bu dünya ve öbür dünyayı icat etmişlerdir. Bizim dinimiz ve bize vaatleri öbür dünya içindir.
Biz dinimizin bütün emirlerini de bu mantık ile değerlendirerek ibadetlerimizi öbür dünya için yaparken bu dünya için başkaları hesabına çalışmaya devam ederiz. Lütfen dininizin çok bilinen cümlelerini bir de bu dünya için okumayı deneyin. Aslında anlatılanın neler olduğunu fark edeceksinizdir. İşte en çok bilinen bir kaçı.
La İlahe İllallah. İlah yok, Allah var. Yani bu dünyadaki otorite sahibi hiç bir kişiyi kabul etmiyorum.
Allah'ü Ekber. Allah büyüktür. Yani yüce, ulu, haşmetli, önemli, değerli hiç bir kişilik yoktur. Herkes eşittir.
İyyake na'büdü ve iyyake nesteıyn. Yalnızca senin için çalışır ve yalnız senden isterim. Açıklamaya gerek yok.
Elhamdülillah. Övgü Allah'adır. Yani ondan başka kendim dahil kimseyi övmem.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder