Ana Sayfa

26 Temmuz 2013 Cuma

Sınıf Kültürü

Merhaba,

Şu an dünyada hakim olan sistem piramit sistemidir. Rejimin adı ne olursa olsun, ne kadar demokratik olursa olsun yönetimler piramit sistemi ile kurulmuştur. Bu yapı bir çok kurumda, sivil toplum örgütlerinde, cemaatlerde de küçültülerek aynen devam etmektedir.

Aile içerisinde anne ve babanın yeri, çalıştığımız kurumlarda hiyerarşi sistemi, sivil toplum kuruluşlarında başkanlık ve yönetim sistemi, cemaatlerde hoca-mürit ilişkisi hep bu piramit sisteminin görüntüleridir. Bu sisteme o kadar alışmışızdır ki birilerinin bizi yönetmesini, ya da bizim birilerini yönetmemizi hiç yadırgamayız. Kişisel gelişim, bu sistemde üst basamaklara çıkmanın yolu olarak görülür.

Din algımız içerisinde de benzer bir sistem bizi hiç rahatsız etmez. Tamamen kutsal ve hatasız-günahsız peygamber, etrafında cennet ile müjdelenenler, sahabeler, halifeler, seyitler, kutuplar, hocalar bu piramit sisteminin parçalarıdır. İnanan herkes tarafından çok sevildiğine şüphe olmayan peygamberimizin bu sistemin tepe noktasına oturtulması O'na değer vermekten çok onun altında yer edinmek isteyenlerin işine yaramaktadır. Çünkü sağlığında böyle bir makamı kabul etmeyen "ben de sizin gibi bir insanım-kuru et yiyen bir kadının oğluyum" diyen peygamberimizin öldükten sonra böyle bir makama ihtiyacı olamaz.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi burada önemli olan nokta piramit sisteminin, hayatımızın bütün alanlarına sokularak normalleştirilmesi ve bu sistem içerisindeki bize düşen noktayı kabul etmemizdir. Sınıf ayrımının daha belirgin olduğu toplumlarda katmanlar arası geçiş daha zor hatta bazı sistemlerde imkansızdır. Örneğin bir köylü zenginleşse bile ancak burjuva olabilir, soylu asla olamaz. Bu toplumlarda hukuk kuralları farklı sınıflar için farklı tanımlanabiliyordu. Modernleşme sürecinde bu belirgin sınıf ayrımcılığı kaldırıldı. Ancak piramit sistemi aynen yerinde durduğu için gerçekte değişen bir şey olmadı. Hatta insanlar daha üst sınıflara çıkabileceği düşüncesi ile eskiden olduğundan daha fazla efendilerine hizmet etmeye çalıştılar.

Bugün eskisinden daha karmaşık bir sınıf sistemi içerisinde yaşıyoruz. Herkes ekonomik, kültürel, politik, sosyal, kariyer, servet, şöhret seviyelerine göre kendi sınıflarını ayrı ayrı belirlemektedir. Buradaki en temel kargaşa alt ve üst algısından kaynaklanmaktadır. Çünkü normal şartlar altında, iki şeyi sıralamak için bir ölçü kullanılması gerekir. Ancak bu sistemde ölçünün kendisi de sistemin katmanlarına göre farklı değerlendirmelere tabi olduğundan sizce alt bir başkasına göre üst olabilmektedir. Bu da en temelde, piramit sistemini kabul etmiş olmamıza rağmen hem kendi hem de başkasının bulunduğu yerleri beğenmemenize neden olmaktadır. Genellikle bizim yerimize "üstümüz" karar vermesine rağmen, üstümüzün konumu bizi rahatsız edebilir.Her ne kadar tek hukuk sisteminin varlığı kabul edilse de pratikte sınıflar için ayrı hukuk sistemi olduğu gözle görülebilmektedir. En basitinden siz suçsuzluğunuzu ispat etmek zorunda iken bir zenginin alıkoyulması için suçluluğunun ispatı gerekir. 

Piramit sisteminde üst basamaklara tırmandıkça dokunulmazlıklar artar. Alt basamakların vücut dokunulmazlığı, hanesinin kutsallığı hiçe sayılırken üst basamakların kullandığı araçlar bile kutsal-makamı temsil sayılarak, o araçlara yapılan kaba-basit (nitelikli olmayan) hareket bile cezalandırılır. Bu öyle bir hale gelir ki, bu kutsal değerlerin alt makamlarında ancak çoğunluğun üstünde yer aldığını düşünen insanlar, kendi yerlerini koruyabilmek için, üst basamakları korumak noktasında daha güçlü bir şekilde çalışırlar. Bu durumda bazen tepkileri azaltmak için bazen de kendini daha yukarılara taşımak için alt basamaktakiler ister cezalandırılır ister affedilir. Birinci durumda halk arasında korku artırılıp sindirilirken, ikinci durumda ümit ve bekleyiş yükseltilerek üretim artırılmaya ve isyan engellenmeye çalışılır. 

Böyle bir sistemde üst basamaklara tırmanmaya çalışmak sisteme hizmet etmek demektir. Aslında üst basamaklara çıktıkça konforumuz artıyor olmakla birlikte bunları kaybetme endişemiz ile birlikte bağımlılıklarımız da artar. Aynı zamanda aşağı baktığımızda huzurumuz bozulurken yukarı baktıkça ihtiraslarımız artar. Daha çok tüketmek için daha çok çalışmak ya da başkalarının çalıştıklarından kendimize pay almak yani onların hakkını yemek zorundayızdır. Üst basamaklara çıkıldıkça elde edilen zenginliğin çalışarak edinilmesi mümkün değildir. Bu ya miras yolu ile bize kalmış olmalı (-ki bu onun üzerinde başkalarının hakkının olmadığı anlamına gelmez) ya başkalarının hakkından alınarak biriktirilmeli ya da şans ile elde edilmelidir (-ki şans sistemi de başkalarının gönüllü de olsa ortaya koyduğu haklarıdır).

Yani mezarımıza kadar gidecek bir yarış ve biriktirmenin hiç bir işe yaramayacağını bize ancak ölüm hatırlatması gösterebilir. Öldüğümüzde yanımızda bir şey götüremeyeceğimizi herkes bilir. 

Bugün bu sistem son derece güçlüdür, tek başımıza bu sistemi yıkmamız imkânsız gibi gözükebilir. Ancak yıkamayacak olmamız onu beslemeye devam etmemizi gerektirmez. Sistem son derece iyi tasarlanmış olmasına rağmen temelleri sıradan insanlara dayanmaktadır. Yükselmesi için daha çok çalışmamız, kalıcı olması için de kabul etmemiz gerekmektedir. 

Günlük ihtiyaçlarımızı karşılamak için çalışmak zorunda olduğumuzu hepimiz biliyoruz. Ancak istediğimiz anda bu sistemi reddedebiliriz. Bunun için tek ihtiyacımız kendi benliğimizdir.  Burada sadece üstünü reddetmekten bahsetmiyorum. Kendi bulunduğun yeri ve altını da reddetmek ve herkesle eşit olmaktan bahsediyorum. Çalışmaya devam edin ancak sokakta gördüğünüz bir isteyici ile patronunuza-müdürünüze aynı saygıyı gösterin ve aynı değeri verin. Hatta eğer birine daha iyi davranacaksanız bu isteyici olmalıdır. Çünkü o hem eğitim hem de birikim olarak yeterli olmadığı için iyiliğe ihtiyacı daha fazladır. 

Böyle bir dünya kurduğunuzda emin olun sizin ezilmişlik duygunuz da ortadan kalkacaktır. Hem sizin, hem eskiden altta gördüklerinizin, hem de eskiden üstte gördüklerinizin kullandığı imkânlar arasındaki adaletsizlik sizi daha fazla rahatsız edeceğinden, düzeltmek için daha çok çalışmanız gerekecektir. Ancak eskiden kendi ihtirasınız için mutsuz ve huzursuz (ancak konforlu) çalışırken ve asla bunun sonu olmadığını net bir şekilde görerek gelecekten ümitsizken şimdi ortak iyinin güçlenmesi için mutlu ve huzurlu ve gelecekten-ahiretten ümitli bir hale geleceksiniz. Kızgınlık ve öfkenin olduğu zamanlar elbette olacaktır, ancak eskiden bu öfke kendi ihtiyacımızı karşılamak için olduğundan daha mahcup iken şimdi daha gür yada dirençli-sabırlı olacaktır. 

Adalet eşitliktir, kişilerin bulunduğu yeri koruması adalet değildir. Adaletin terazisi ille de bir tarafa güç verecekse bu eşitliğin sağlanabilmesi için hafif olan kefeye olmalıdır. O zaman toplumdaki denge ve huzur giderek artacaktır. 

25 Temmuz 2013 Perşembe

Teşekkürü Borç Bilmem

Merhaba,

Bağımsızlık, zincirlerinden kurtulmaktır. Günümüzde insanların çoğu bukağılar ya da zincirler ile değil üzerine yazılan borç kayıtları ile kontrol altına alınmakta. Borç kültürü o kadar yaygındır ki dini ibadetlerin bile üzerimize yazılmış bir borç olduğu söylenmekte-kabul edilmekte. En basitinden günlük hayatta kullandığımız para-kredi kartı-çek gibi ürünleri kendimizin üretmesi kesinlikle yasakken henüz doğmadan önce ve ölümümüzden sonra bu ürünleri kullanmak zorundayız. Üretmemiz yasak olduğuna göre bu ürünleri borç olarak sistemden almak zorundayız.

Bununla da bitmez, ailemize karşı borcumuz vardır, devlete borçluyuzdur, vatan borcu vardır mesela, gönül borcu vardır. "Borç yiğidin kamçısıdır" deriz, köleliğimizi kabul edercesine. Ev, araba, beyaz eşya hatta gıda almak için borçlanmamız gerekir. Eskiden bu alışverişleri yaparken borçlanılan şey aldığımız ürünün kendisi iken bugün aldığımız ürün değil onu almak için kullandığımız para borç haline gelmiştir. Yani akıcılığı (likiditesi) artmıştır. Yani sıradan bir borçlanmada dahi borcun karşılığının olması şart değildir.

Karşılıksız borç kavramı günlük hayatta bizim kafamıza açıkçası çok yatmaz. Sistem böyle çalışmasa da biz kafamızda borcun karşılığına elimizdeki malı koymaya çalışırız. Kurulan sistemi ise sadece alışverişi kolaylaştıran bir muhasebe unsuru olarak görürüz. Ancak gerçekte olan bu değildir. Gerçekte ortaya çıkan bu borcun kendisi bir ürün olarak değerlendirilir ve para piyasalarını oluşturur. Yani gerçek dünyada bir araba aldığınızda bu araba acentenin parkından sizin evinizin önüne gelirken, para piyasalarında bu arabanın değeri artı faizi kadar bir borç görüntüsü ortaya çıkar. Eskiler araca taşınır-menkul deseler de, bu aracın borç kaydı yani görüntüsü tamamen kendinden menkul bir hal alır. Ancak gördüğü itibar aracın kendisinden daha fazladır. Kendinden menkulden kastımız, aracın kendisi ile bu borcun bağı tamamen kopuktur. İstediği gibi hareket edebilir yani akıcıdır. Aslında bu sırada para piyasasında yepyeni bir ürün-para doğmuş olur. Yani sizin sayenizde gerçek karşılığı çok düşük olan para, sistem tarafından üretilmiştir. Ancak bu paradan sadece siz yararlanamazsınız. Hatta faizi ile ödemek durumunda olduğunuzdan cezalandırılırsınız.

Peki, bu paranın sahiden karşılığı yok mu? Aslında var ancak alışveriş sırasında değil daha sonra üretilecek bir karşılığı var. O da sizin gelecekteki emeğiniz. Yani geçmişteki emeğinizin satın almaya yetmediği bir ürünü gelecekteki emeğinizi karşılık göstererek satın alıyorsunuz. Bu durumda gelecekteki emeğinizin bunu karşılayacak olduğunu nereden biliyorsunuz? Geçmişteki emeğimizden yaptığımız (eğer varsa) birikime tasarruf diyoruz. Peki gelecekteki emeğimizden yapacağımızı umduğumuz birikime ne denir? Yabancı olduğumuz bir sözcük değil, buna ipotek denir. Yani biz geleceğimizi ipotek altına aldırarak kendi egemenliğimizi bir başkasına ipotek etmiş, zincirler ile bağlamış oluruz.

Bu noktada bizim açımızdan baktığımızda, aylık taksitler halinde ödemek üzere acente ile anlaşmamız ile bankayla anlaşmamız arasında pratikte çok büyük fark yok gibi gelir. Hal bu ki acente ile anlaşmamız durumunda vade farkı olsa dahi her ay yapacağımız ödeme alışveriş sisteminin bir nevi kanı şeklinde dolaşmaya devam edecek ve bize geri dönecektir. Banka ile yaptığımız anlaşmada gerçek dünyanın kan akışı o sırada bir kez pompalanacaktır. Ancak aynı anda para piyasasında borca dayalı bir ürün dünyaya gelecek ve bizim yaptığımız her aylık ödeme gerçek dünyanın dışında bir akışa sebep olacaktır.

Gördüğünüz gibi basit bir borç kültürü hem birikimimizin, hem bugünkü alışverişimizin, hem de gelecekteki üretimimizin değerine karar verebilecek bir güce çok kolay ulaşabilmektedir. Bu yüzden bütün borç sistemini reddetmek, bu sistemin dışında bir sistemin varlığının farkına varabilmek gerekir.

Bu noktada bence gerçek dinin kendisi bize çok güzel bir ışık tutuyor. Biz neden doğduğumuz andan itibaren bu sistemde borçlu doğuyoruz? Neden ibadetlerimiz dahi üzerimize bir borç olarak yazılmış sayıyoruz? Bunun benzeri Hristiyanlık inancında günahkar olarak doğmaktır. Çünkü biz gördüğümüz görmediğimiz bütün nimetlere birilerinin sahip olduğu düşüncesi ile yetişmişiz. Aslında dinimizin söylediği ise tüm bu nimetlerin sahibinin Allah olması sebebi ile hiç kimsenin bir başkasına kendi rızası dışında borçlu olmayacağıdır. Eğer ille de bir borç varsa, bu borç Allah'adır ki bunun da en güzel ödeme şekli teşekkür etmek, karşılıksız vermek ve paylaşmaktır. İkinci bir ödeme şekli ise inkâr etmektir.

Yani teşekkür bir borç değil seçenektir. Borç bizi zincirlere vururken teşekkür ya da inkâr edebilme seçenekleri bağımsızlığımızdır. Eğer teşekkür edersek bağlılığımızı ve bütünün bir parçası olduğumuzu göstermiş oluruz. İnkâr edersek ise yalnızlığımızı ve parçalanmışlığı seçmiş oluruz.






23 Temmuz 2013 Salı

Merhaba!

İçinizdeki sevginin büyüyüp tüm bedeninize yayılması ve kalıplarınıza sığmayarak taşması dileklerim ile...



İnsan sevgi ve ilgi ile dünyaya gelir. Hayat ise şeylerin birbirlerine olan ilgisiyle zaman çizgisindeki kesişmeleridir. İlgiyi oluşturan şey sevgi ise kesişmenin sonucunda ortaya çıkacak ürün iyi, oluşan yol ise doğru olacaktır. 

Başlangıçta tamamen bağımlı olan insan, ihtiyaçlarını içine doğduğu dünyadan karşılar. Bu noktada ona verilenlerden sevgi dışındakilerin tamamı aslında verenlere ait değildir. Hesap sorulamaz, karşılık beklenemez. Bir tek sevgi, eğer istersek kendimizden verebileceğimiz şeydir. Onun da hesabı olmaz, kaynağından taşar.

O zaman bağımsız bir birey olmak demek, insanın başka güçlere karşı olan borç hesaplarının kabul edilmemesi ve ortadan kaldırılması demektir. Çünkü diğer insanlara karşı olan fiziksel bağımlılık normal şartlar altında bir süre sonra zaten bitecektir. Yani bağımsızlıktan kasıt büyümek-öğrenmek olamaz. 

O zaman hesap gününün ölümden sonra bir gün olması, verilen sözler dışındaki tüm borç hesaplarının dünyada inkâr edilmesi demektir. Bence bu durum kul hakkı ile ölmememiz gerekliliğini de açıklar. Çünkü eğer bu borçları reddetmez ve sahiplenirsek, aynı zamanda bu borcu verdiğini iddia edenlerin sahipliğini de kabul etmiş olduğumuz anlamına gelir. Yani onların büyüklüklerini, güçlerini ve otoritelerini kabul etmişiz demektir.

Bu durumda borcun ödenmesi için alacaklının hesabına çalışmamız gerekecektir. Onun için çalıştığımızda ise karşılığını ondan bekleyeceğimiz ve yalnızca ondan isteyeceğimiz bir dünya ortaya çıkar. İşte bu dünya, insanların bir kısmının diğer bir kısmına köle-çalışan-kul-üye-tabi olacağı bir dünyadır. 

Hal bu ki bağımsızlık, zincirlerinden kurtulmaktır. Sözünü benim vermediğim, bana sorulmadan verilen bütün borçları reddetmem beni bu zincirlerden kurtaracaktır. Sözünü benim verdiğim borçlardan ise ancak şartlarına uyarak-ödeyerek kurtulabilirim. 

İnkâr, ancak bilgi ile olabilir. Bilmediğin bir şeyi inkâr etmek söz konusu değildir. Ancak bildiğin bir şeyi inkâr etmek de aslında akla uygun değildir. Bu yüzden pratikte mevcut imkânların inkârı demek, onlara sahiplenenlerin sahipliklerini inkâr ederek tek sahibin yaratıcı güç olduğuna inanmak demektir. 

O zaman hiç bir sahibin olmadığına inanmak ile tek sahibin Allah olduğuna inanmak birbirine en yakın iki kavramdır. Bu ikisinin ortak noktası bağımsızlıktır. 

Hayat, şeylerin birbirlerine olan ilgisiyle zaman çizgisindeki kesişmeleri ise tam bağımsız bir hayat söz konusu olamaz. Çünkü kesişmenin-alâkanın-bağın olmadığı yerde hayattan söz edilemez. O zaman bu bağın gönüllü kurulmasına bağlılık denir. Yani bağımlı insanın zincirlerinden kurtularak üretmesi ve sevgisi ile paylaşması bağlılıktır. 

O zaman hiçbir sahibin olmadığına inanmak, yani inkâr etmenin pratikte yeri olmadığına göre tek sahibin Allah olduğuna inanmak yani teşekkür etmek, bağlılık aşamasına geçmenin de anahtarıdır. Bu aynı zamanda, "biz adı anılacak bir varlık olmadığımız" andan "bağımsız bir birey" oluncaya kadar geçen sürede sevgisi ile bize bakanın kim olduğunu açıklamakla birlikte ürettiğimizin de bize ait olmadığı ve verdiğimizde karşılığını beklemememiz gerektiğini de açıklar. Yani ortada bir borç varsa bu borç Allah'a ödenecektir, bir alacak varsa da bu Allah'a verilen bir borçtur, tahsilatı bir başkasından yapılamaz. Bunun tek istisnası bağımsız ve bilen iki insanın birbirlerine verdikleri sözlerdir. 

Bunca şeyi başlangıca yazmamın nedeni, hem açılış yapmak hem de başlangıç ilkelerini ortaya koymak içindir. Sevgi ile yola çıkan insanın doğru yolu bulmaması imkânsızdır. BİZ bunun için bir yolculuğa çıktık. Ancak doğru, iki nokta arasındaki en kısa yol ise, milyarlarca insanın bulunduğu noktadan bir noktaya gitmek için çizdiği her yol doğrudur. O zaman, diğerlerinin bulunduğu nokta ve çizdiği yola bakarak bizimkisinin dışında ise yanlış olarak nitelendirmek yanlıştır. Önemli olan hedefin, yani amacın BİR olmasıdır.  Hayat, şeylerin birbiri ile olan ilişkisi ile zaman çizgisindeki kesişmeleri ise, benim, senin ve herkesin hayatı birbiri ile alâkalı bir BÜTÜN'dür. 

İşte BİZ'im amacımız BİR'lik olarak bu BÜTÜN'lüğün parçalanmasını engellemek olmalıdır.