Merhaba
Yüz yıllardır olduğu gibi bugünlerde bölgemizde yine karmaşık süreçlerden geçiyoruz. Elbette orta doğu, hatta Türkiye uzmanı değilim. Ancak uzmanlarından dinlediğimde kafam daha çok karışıyor. Çünkü her değerlendirmede bir tarafgirlik var. Mısırlının, Suriyelinin, Libyalının, Iraklının, Alevinin, Sünninin, Kürtün, Türkün daha doğrusu insanın ne çektiğini değil de hangi diktatörün, kralın, başkanın... ne yaptığı, ya da diğerine göre ne kadar az zulmettiği üzerinden analizler yapılarak halk, kötünün iyisini ya da belli bir kişiyi seçmek üzere yönlendiriliyor. Tabi bunların yanından önemli bir kesim (haklılık payları olsa dahi) bu liderlerin kukla olduğu ve bunları asıl yönetenlerin başkaları olduğunu ayrıntıları ile açıklıyorlar. Aslında açıkladıkları ve karşı çıkıyoruz demelerine rağmen kabul ettikleri "bir milletin kaderinin büyük güçler tarafından çizilebileceği" algısıdır. Bu algı, bugünün geçerli değeri hatta reel-politiği olabilir, ancak haklı olmadıkları bir gerçek.
Bu yazının konusu bu değil, ancak bize "deveden büyük fil var" dedirten durum aslında, insanın içine düştüğü durumu kavrayamaması sonucu bulduğu "çok tanrıcılık" çözümüdür. Bunu daha detaylı incelemek için Din ve Saltanat başlıklı yazımıza bakabilirsiniz. Çok tanrılı bir sistem kendi içine düştüğü sorunları aşabilmek için daha güçlü baş tanrılara ihtiyaç duyar. Bu gün tüm bu liderlere tanrı gücü veren halk, bu tanrıların ilişkilerinin düzenleyecek bir baş tanrıya da ihtiyaç duyar. İşin ilginci her tanrının ve baş tanrının altı eşelendiğinde ona da bu yolu öğreten bir ruhban-otorite sınıfı ile karşılaşılır. Bu izi takip edenler İbrahim'in ayın, güneşin peşinden koşması gibi her gün tanrı değiştirebilirler. Ancak pek azı "aslında hiç biriymiş - La İlahe" diyebilir. Yani bugün baş şeytan, baş tanrı, baş yönetici ABD veya küresel sermaye diyenlerin tamamı, bu yönetimi benimsese de, benimsemese de kabul etmiş olurlar. Asıl mesele "Hiç birisi" diyebilmektir.
Konumuza geri dönersek, asıl mesele bir toplumun bireylerinin kendilerini değiştirmedikçe liderlerini de değiştiremeyecekleri gerçeğidir. (Rad-11) Birey olmak ile günümüz kişisel gelişim algısını birbirine karıştırmayın. Bu meseleden hareket ile bugünkü konumuz ise önderliktir.
Her ne kadar lider ile önder sözcükleri eş anlamlı olsa da bu yazıda lider, yabancı kökenli olduğu için klasik anlamda yönetici olarak kullanılacaktır. Üstelik bugün lider sözcüğü bir çok kişiye layık görülmesine rağmen önder sözcüğü çok fazla isimlerin önüne konmamaktadır. Bu durumda yazı boyunca lider sözcüğü geçtiğinde aklınıza başkanları, başbakanları, bakanları, patronları, parti yöneticilerini, vakıf-dernek yöneticilerini, müdürleri, şefleri getirebilirsiniz. Önder sözcüğü ise önüne arkasına başka sıfatlar eklemediğimiz sürece tertemiz durmaktadır.
Önder, önde olan demektir. Diğerlerinin an itibari ile arkada olması önderi "arkasında gidilen" yapmaz, yapmamalıdır. Yoksa bu kişi lider konumuna düşer. Bir grubu düşünün, herkes aynı yöne giderken en önde olan önderdir. Lider "benim dediğim yoldan gidin" der, kötünün iyisi lider "Benim arkamdan gelin" der, önder ise "benimle gelin" der yürür, isteyen onunla birlikte yürür. Yani önder, zorluklar ve sonuçlar ile ilk karşılaşmaya, yüzleşmeye hazır olandır. Lider ise zorluklar ile hiç yüzleşmez, sonuçlara katlanmak istemez, temkinlidir, hatta kabul etmez.
Önder, toplumun içindendir. Atama, benimsetme, zorlama gibi yöntemler ile önder çıkartılamaz. Birey olarak kendini geliştiren, sorgulayan, çözüm arayışı içerisinde olan kişiler önderdir.Bu anlamda baktığımızda sadece bir adım öndedir. Topluma yukarıdan değil içinden bakar.
Bir kişinin önderliğini, peşinde olanların sayısı belirlemez. Önder zaten bildiği yolda yürür. Bu anlamda tek başına kalmış olsa dahi o önderdir. (Doğru yolda olması farklı bir konudur) O öldükten sonra dahi arkasında bıraktığı izden, hatıralardan, kitaplardan, eserlerden onu takip ederek yürüyecek, onu önder kabul edecek insanlar çıkabilir.
Önder olan kişi toplumun bir adım önünde ancak sıradan bir ferdi olduğu için, adının önüne arkasına bir takım sıfatlar verilmez. Çünkü o toplumun içinden ve onlar gibi birisidir. Eğer sıfatlar ile kendini toplumun ve ihtiyaçların üstünde görürse azmış, kendisini lider olarak görmüş olur. Ancak hayatta iken bu sıfatları kabul etmeyen önderlere, öldükten sonra bu gibi sıfatları ekleyenler çok olur. Bu en basit anlatımla iftiradır. Bu sıfatları ekleyenlerin bir kısmı, o önderi çok sevdiğinden ve unutulmaması gereken bir değer olduğundan dolayı böyle yaptığını söyleyebilir. İyi niyetli bir çaba gibi görünen bu davranış yanlıştır. Bunu söyleyen kişi iyi niyetli olsa dahi, övdüğü kişiyi toplumun dışında ve üstünde gördüğü için iftira atıyor demektir. Kötü niyetle bunu söyleyen kişi ise, sözde ölen kimseyi yücelterek daha sonradan onun adına konuşmak ya da onun sözde yukarıdaki konumunun biraz altından ancak yine toplumun genelinin üstünden kendine yer edinmek isteyen kişidir. Bu kişi de kendini iyi niyetli olarak göstermeye çalışarak gizlenir. Her iki durumda da bunları takip eden diğer insanlar kendi içlerinden yeni önderler çıkarmayı bırakıp, asla tartışamayacakları ruhani önderlerin altında ezilirler.
Örneğin Atatürk bir önderdir. Çünkü toplumun içinden çıkmış, bulunduğu durumu sorgulamış, tüm zorluklara göğüs germiş, tek başına kaldığı durumlarda bile doğru bildiğinden ayrılmamış, meşruiyetini sözde büyüklerden değil halktan almış, günün şartları itibari ile bazı sorunlar yaşanmış olsa dahi yetkiyi hep halktan ve meclisten istemiş, savaşı da birlikte vermiş bir önderdir. Ancak hiç bir zaman ulu, yüce değildir. Çünkü onu ululamak, halkın içinden yeni önderlerin çıkarılamayacağı, eğer çıkan olursa Atatürk'ün altında olmak zorunda olacağı anlamına gelir. Atatürk'e sevgisi nedeni ile bile olsa ulu demek ona iftira atmaktır.
Peygamberimiz, "Ben kuru et yiyen bir kadının oğluyum" demiştir. Yaptığı tebliğde yine en çok sıkıntıyı çekenlerden birisi odur. Gün gelmiş bir hurmayı iki kişi bölüşüp onunla yaşamaya çalışmışlar, açlıktan karınlarına taş bağlamışlardır. Hiç kimseyi kendi arkasından gelmesi için zorlamamıştır. Dönemin soylu kabilelerinden, üstelik zengin ve söz sahibi olabilecekken o, ezilen halkın yanında olmayı tercih etmiştir. Bir köleye ezan okutmuş, fakiri ezilenleri önder-imam yapmıştır. Herkes gibi giyinmiş, herkes kadar yemiştir. Onunla konuşmaya gelen elçiler, mescide girdiklerinde "Hanginiz Muhammed?" diye sormak zorunda kalmışlardır. Çünkü diğerlerinden ayırt edilecek bir makamı, elbisesi, görüntüsü yoktur. O tam anlamıyla bir önderdir. Arap dilinde bu sözcüğün karşılığı imamdır.
Bugün cami imamlarını göz önüne getirdiğimizde bu kavramın ne kadar bozulduğunu görebilirsiniz. Aynen camideki saf düzeninde olduğu gibi imam, o sırada toplumun sadece bir adım önünde olan kişidir. Mevcut durumun aksine imamlık bir iş değildir. Eskiler bilirler, o sırada kim daha uygunsa imam o olur. İmamlık mesleği yoktur. İmamın bir kıyafeti de olmaz. Söz üstünlüğü de olmaz. İmamın arkasında namaz kılma zorunluluğu da yoktur. O sırada yapılan ibadet toplu da olsa, herkesin sorumluluğu bireyseldir. Namaz yanlış kılındığında, ezan yanlış okunduğunda cemaat sorumluluğu imama atamaz, herkes sorumludur. Her yıl ramazan ayında bir komedi yaşanır. Bir yerde ezan erken okunur, yüzlerce kişi orucunu erken açtığı için diyanete soru sorar. Diyanette orucunuzu tekrarlayacaksınız der. Diyanet kurumuna karşı olmama rağmen, söyledikleri tam olarak doğrudur. Çünkü sorumluluk sadece öndere yüklenemez, herkes eğitimli, bilgili ve kontrollü olmak, hastalar, muhtaçlar hariç herkes yaptığı şeyin bilincinde olmak zorundadır, yani gerektiğinde herkes önder olabilecek güce sahip olmak zorundadır. Elbette herkesin kapasitesi farklı olduğu için önderlik edecekleri noktalar farklıdır.
Peygamberimizi yüceltmek, onu insan üstü bir varlıkmış gibi göstermek, topluma yeni önderlerin gelemeyeceğini, yeni yollar katedilemeyeceğini söylemek demektir. Önderleri yüceltmek, tıpkı çok tanrıcılıkta olduğu gibi onlara görev bölümü ve sıralama yapma gereksinimini doğurur. İşte bu durumda kim kimden daha yüce tartışması çıkar. Bugün peygamberimiz ile birlikte Atatürk'ün adı anıldığında sinirlenenlerin düştüğü durum bence bu şekilde açıklanabilir. İkisi de farklı zamanda, farklı şartlarda, farklı toplumların önderleridir. Onların eserlerinin izinden yeni önderler ile gitmek gerekir.
Peygamberimiz ve Atatürk'ü örnek verince önderin ille de siyasi ve bir tane olacağını düşünmeyin. Tıpkı her birkaç sokaktaki, her köydeki mescitte bir imamın çıkması gibi, en küçük toplum biriminin içinde, siyasi, idari, işlevsel yeni ve değişen önderler çıkmalıdır. Zaten böyle olursa tek adamlık ortadan kalkar ve birliktelik oluşur. Küçük mescitlerde namaz kılınır ancak cuma yapılmaz biliyorsunuz. Çünkü cuma yapılabilmesi için o küçük toplulukların da bir araya gelerek daha büyük meseleleri konuşması gerekir. Cumanın erkekler farz olması anlayışının temelinde bu gelir. Bugün için bu söylem yanlıştır. Çünkü cuma erklerin ve sözlerin bir araya gelmesi içindir. Kadın toplumdan dışlanırsa, cumaya da gelemez. Ama bunun suçlusu İslam değil Müslümandır. Hac ise cumanın da üstünde daha büyük bir toplantıdır. İşte burada hacca gitmek için seçim yapılır. Cumaya sözü olan herkes gider, hacca gidenin ise sözü ile birlikte temsil gücü de olması gerekir. İhtiyarların hacca gitmesi normaldir, ancak yaşlıların hacca gitmesi normal değildir.
Kuran'da bir çok peygamber için "... Müslümanların ilkiyim" sözü geçer. Bence bu söz, yaşadığım zamanda içinde yaşadığım toplumun önderiyim demektir. Yoksa matematik olarak düşündüğümüzde bu söz, ilk söyleyen peygamber için doğru iken, diğerleri için yanlış anlamına gelecektir. Kuran'ın böyle bir hatası olması mümkün değil.
Önderlerin en temel özelliği yaşadığı zamanı, toplumu, olayları, çevreyi sorgulayarak çözümlemek ve bir yol belirleyerek o yoldan önce kendisi olmak üzere hareket etmektir. Bu yol belirleme çalışmasında daha önceden yaşamış önderlerin yaptıklarını da çözümlemesine katabilir. Ancak yaşayan önderler ile karşılaştığında gerçek önder onunla birlikte olur. Bu yeni grubun önderi bilgisi, görgüsü ve tecrübesi ile doğal olarak ortaya çıkacaktır.
Peki bu karşılaşmada farklı fikirler ortaya çıkarsa ne olur? Bu durumda önderin görevi uyarmaktır. Uyarır ve geri çekilir. Yani toplumun önünde herkes sözünü ortaya atar ve geri çekilir. Bu iki önder anlaşamaz ise başka birisi tüm bu sözleri alır ve başka bir yol çizebilir. Toplum istediğini destekler. Kulis yapmak, taraftar toplamak, imtiyazlar vermek önderin karakterinde yoktur. Vaat verebilir ancak zorlayamaz. Hele yargılama asla yapamaz.
Herhangi bir eylem topluma ya da bir başkasına zarar veriyorsa onu yargılamak sadece toplumun işidir. Önderler kendi kanaatlerine göre yargılayıp, ceza kesemez, infaz edemez. Bugünkü lider tanımının içerisinde bunu çok fazla görmekteyiz. Sigarası, içkisi, çocuk sayısı, düşüncesi hep bir kişi tarafından yargılanan bir toplum sağlıklı bir toplum olamaz.
Peki! önderin nasıl ortaya çıkacağını konuştuk, şu an ortada olan bir çok lideri de tanıyoruz. Onlar önder mi bir değerlendirelim.
Bugünlerde güçlü görünen AKP hükümetine karşı benim görebildiğim kadarı ile iki farklı cephede birliktelik için çalışmalar yapılıyor. Bir tanesi milli diğeri ise halkların birlikteliği gibi söylemler içerisinde. Her ikisini de önderleri açısından incelemek istiyorum. Her ikisi de, daha önceden liderlik yapmış kişilerin bir araya gelmesi ve çözüm arayışlarını dile getirerek asgari müşterekte (yani kayıp ile) bir arada olmak üzerine kurulu. Çünkü bu liderlerin tamamı küçük-büyük zamanında kazanmış kişiler. Bu kazanımlarının devamı için, gerekirse biraz küçülmesine razı olarak büyük pastanın peşindeler. Sadece bu bile onları güvenilmez ve hesap içerisinde insanlar yapmaya yetiyor bence. Bu liderlerin bir kısmı mal varlıkları nedeni ile, bir kısmı eskiden gelen isimleri ile, bir kısmı hırsları ile, bir kısmı bölücü söylemleri ile lider olmuş kişiler. Şu anda toplumun gözü önünde oldukları doğru. Ancak onlar toplumun bir adım önünde değil karşısındalar. Topluma, idare edilmesi gereken, güdülmesi gereken, eğitilmesi gereken bir toplum gözü ile bakıyorlar. Yani üstten(!) bakıyorlar. Daha önceden kendilerinin güçleri vardı, ancak şimdi kendi güçlerinden daha güçlü birisi (dini söylemle güçlü tanrı) ortaya çıktı. O zaman ya bu güçlünün altında olmayı kabul edecekler ya da güçlerini birleştirerek savaşacaklar. Savaşabilmek için ise taraftarlara ihtiyaçları var. Taraftar bulabilmek için ise vaatlere. Karşı taraf çok tanrıcılığı kabul etse anlaşabilirler, ancak o bir tanrıcı. (İslam'ı kastetmiyorum) Çok tanrılı bir sistemi görüyor ve diğer tanrıların yok olması gerektiğini savunuyor, bunun için de toplumu savaşa hazırlamak için bölmeye çoktan razılar.
Bence İslam bu durumda şunu söylüyor. La İlahe, illa Allah. Yani halkı bölünmeye götüren bütün bu ilahlar, güçlerine bakmaksızın reddedilecek. Sonra her bir toplumun içinden yeni önderler çıkacak. Bu önderler içerisinden birileri birlikteliği sağlayacak.
Önderini içerisinden çıkaramayan bir toplumda, seçimlerin demokratik olması hiçbir şeyi değiştirmez. Önderler demokrasiden çıkmaz. Demokrasiden liderler çıkar. Eğer toplumdan önderler çıkarsa, demokrasinin seçeceği lidere güven duyulabilir. Demokrasi gidilecek yolu değil, ortak işlerde uygulanacak yöntemi belirlemek içindir.
Başlarken, bir toplumda bireyler kendini değiştirmediği müddetçe o toplumun değişemeyeceğini söylemiştik. Bireylerin kendini değiştirmesi, öne çıkması demektir. Bunu en öne olarak algılamayın. Aslında istenen adım atmaktır. Herkes adım attığı müddetçe toplum ilerleyecektir. "Müslümanların ilki" ilk adımı atarak yürüyüşü başlatmıştır. Ancak milyarlarca insan gibi o da ölmüştür. Artık ondan adım atması beklenemez. Yani önder olamaz, ancak (ve illa ki) örnek olabilir. Adımı atma sorumluluğu tüm toplumdadır. Bu toplumun içinden illa ki adımını önce atanlar çıkacaktır. Seçim ise sadece kapasite sorunu olan yerlerde önderler arasında yapılır. Tıpkı mescitte olduğu gibi. Hatta mescitte ön saflar her zaman herkes tarafından doldurulmak zorundadır. Ne zaman fiziksel kapasite sorunu yaşanırsa arka safa o zaman geçilir. Kimse kimseye, sen şu sıradaki safın adamısın diyemez. Ancak her camiye giden kendisi en önde mi olacak yoksa arka saflarda mı olacak seçebilir.
Önderliği sadece siyasi olarak algılamayın, çalıştığınız kurumda, yaptığınız bir işte, sosyal bir sorumlulukta, aile içinde, arkadaş çevresinde, belirli bir fikirde önderlikler olacaktır. Yani siz bir yerde önder iken başka bir çok yerde takipçi olabilirsiniz. Önemli olan önder olmayı seçtiğiniz konu her ne ise onda doğru olanı yapabilmektir.