Ana Sayfa

29 Ağustos 2013 Perşembe

Önder

Merhaba

Yüz yıllardır olduğu gibi bugünlerde bölgemizde yine karmaşık süreçlerden geçiyoruz. Elbette orta doğu, hatta Türkiye uzmanı değilim. Ancak uzmanlarından dinlediğimde kafam daha çok karışıyor. Çünkü her değerlendirmede bir tarafgirlik var. Mısırlının, Suriyelinin, Libyalının, Iraklının, Alevinin, Sünninin, Kürtün, Türkün daha doğrusu insanın ne çektiğini değil de hangi diktatörün, kralın, başkanın... ne yaptığı, ya da diğerine göre ne kadar az zulmettiği üzerinden analizler yapılarak halk, kötünün iyisini ya da belli bir kişiyi seçmek üzere yönlendiriliyor. Tabi bunların yanından önemli bir kesim (haklılık payları olsa dahi) bu liderlerin kukla olduğu ve bunları asıl yönetenlerin başkaları olduğunu ayrıntıları ile açıklıyorlar. Aslında açıkladıkları ve karşı çıkıyoruz demelerine rağmen kabul ettikleri "bir milletin kaderinin büyük güçler tarafından çizilebileceği" algısıdır. Bu algı, bugünün geçerli değeri hatta reel-politiği olabilir, ancak haklı olmadıkları bir gerçek.

Bu yazının konusu bu değil, ancak bize "deveden büyük fil var" dedirten durum aslında, insanın içine düştüğü durumu kavrayamaması sonucu bulduğu "çok tanrıcılık" çözümüdür. Bunu daha detaylı incelemek için Din ve Saltanat başlıklı yazımıza bakabilirsiniz. Çok tanrılı bir sistem kendi içine düştüğü sorunları aşabilmek için daha güçlü baş tanrılara ihtiyaç duyar. Bu gün tüm bu liderlere tanrı gücü veren halk, bu tanrıların ilişkilerinin düzenleyecek bir baş tanrıya da ihtiyaç duyar. İşin ilginci her tanrının ve baş tanrının altı eşelendiğinde ona da bu yolu öğreten bir ruhban-otorite sınıfı ile karşılaşılır. Bu izi takip edenler İbrahim'in ayın, güneşin peşinden koşması gibi her gün tanrı değiştirebilirler. Ancak pek azı "aslında hiç biriymiş - La İlahe" diyebilir. Yani bugün baş şeytan, baş tanrı, baş yönetici ABD veya küresel sermaye diyenlerin tamamı, bu yönetimi benimsese de, benimsemese de kabul etmiş olurlar. Asıl mesele "Hiç birisi" diyebilmektir.

Konumuza geri dönersek, asıl mesele bir toplumun bireylerinin kendilerini değiştirmedikçe liderlerini de değiştiremeyecekleri gerçeğidir. (Rad-11) Birey olmak ile günümüz kişisel gelişim algısını birbirine karıştırmayın. Bu meseleden hareket ile bugünkü konumuz ise önderliktir.

Her ne kadar lider ile önder sözcükleri eş anlamlı olsa da bu yazıda lider, yabancı kökenli olduğu için klasik anlamda yönetici olarak kullanılacaktır. Üstelik bugün lider sözcüğü bir çok kişiye layık görülmesine rağmen önder sözcüğü çok fazla isimlerin önüne konmamaktadır. Bu durumda yazı boyunca lider sözcüğü geçtiğinde aklınıza başkanları, başbakanları, bakanları, patronları, parti yöneticilerini, vakıf-dernek yöneticilerini, müdürleri, şefleri getirebilirsiniz. Önder sözcüğü ise önüne arkasına başka sıfatlar eklemediğimiz sürece tertemiz durmaktadır.

Önder, önde olan demektir. Diğerlerinin an itibari ile arkada olması önderi "arkasında gidilen" yapmaz, yapmamalıdır. Yoksa bu kişi lider konumuna düşer. Bir grubu düşünün, herkes aynı yöne giderken en önde olan önderdir. Lider "benim dediğim yoldan gidin" der, kötünün iyisi lider "Benim arkamdan gelin" der, önder ise "benimle gelin" der yürür, isteyen onunla birlikte yürür. Yani önder, zorluklar ve sonuçlar ile ilk karşılaşmaya, yüzleşmeye hazır olandır. Lider ise zorluklar ile hiç yüzleşmez, sonuçlara katlanmak istemez, temkinlidir, hatta kabul etmez.

Önder, toplumun içindendir. Atama, benimsetme, zorlama gibi yöntemler ile önder çıkartılamaz. Birey olarak kendini geliştiren, sorgulayan, çözüm arayışı içerisinde olan kişiler önderdir.Bu anlamda baktığımızda sadece bir adım öndedir. Topluma yukarıdan değil içinden bakar. 

Bir kişinin önderliğini, peşinde olanların sayısı belirlemez. Önder zaten bildiği yolda yürür. Bu anlamda tek başına kalmış olsa dahi o önderdir. (Doğru yolda olması farklı bir konudur) O öldükten sonra dahi arkasında bıraktığı izden, hatıralardan, kitaplardan, eserlerden onu takip ederek yürüyecek, onu önder kabul edecek insanlar çıkabilir. 

Önder olan kişi toplumun bir adım önünde ancak sıradan bir ferdi olduğu için, adının önüne arkasına bir takım sıfatlar verilmez. Çünkü o toplumun içinden ve onlar gibi birisidir. Eğer sıfatlar ile kendini toplumun ve ihtiyaçların üstünde görürse azmış, kendisini lider olarak görmüş olur. Ancak hayatta iken bu sıfatları kabul etmeyen önderlere, öldükten sonra bu gibi sıfatları ekleyenler çok olur. Bu en basit anlatımla iftiradır. Bu sıfatları ekleyenlerin bir kısmı, o önderi çok sevdiğinden ve unutulmaması gereken bir değer olduğundan dolayı böyle yaptığını söyleyebilir. İyi niyetli bir çaba gibi görünen bu davranış yanlıştır. Bunu söyleyen kişi iyi niyetli olsa dahi, övdüğü kişiyi toplumun dışında ve üstünde gördüğü için iftira atıyor demektir. Kötü niyetle bunu söyleyen kişi ise, sözde ölen kimseyi yücelterek daha sonradan onun adına konuşmak ya da onun sözde yukarıdaki konumunun biraz altından ancak yine toplumun genelinin üstünden kendine yer edinmek isteyen kişidir. Bu kişi de kendini iyi niyetli olarak göstermeye çalışarak gizlenir. Her iki durumda da bunları takip eden diğer insanlar kendi içlerinden yeni önderler çıkarmayı bırakıp, asla tartışamayacakları ruhani önderlerin altında ezilirler. 

Örneğin Atatürk bir önderdir. Çünkü toplumun içinden çıkmış, bulunduğu durumu sorgulamış, tüm zorluklara göğüs germiş, tek başına kaldığı durumlarda bile doğru bildiğinden ayrılmamış, meşruiyetini sözde büyüklerden değil halktan almış, günün şartları itibari ile bazı sorunlar yaşanmış olsa dahi yetkiyi hep halktan ve meclisten istemiş, savaşı da birlikte vermiş bir önderdir. Ancak hiç bir zaman ulu, yüce değildir. Çünkü onu ululamak, halkın içinden yeni önderlerin çıkarılamayacağı, eğer çıkan olursa Atatürk'ün altında olmak zorunda olacağı anlamına gelir. Atatürk'e sevgisi nedeni ile bile olsa ulu demek ona iftira atmaktır. 

Peygamberimiz, "Ben kuru et yiyen bir kadının oğluyum" demiştir. Yaptığı tebliğde yine en çok sıkıntıyı çekenlerden birisi odur. Gün gelmiş bir hurmayı iki kişi bölüşüp onunla yaşamaya çalışmışlar, açlıktan karınlarına taş bağlamışlardır. Hiç kimseyi kendi arkasından gelmesi için zorlamamıştır. Dönemin soylu kabilelerinden, üstelik zengin ve söz sahibi olabilecekken o, ezilen halkın yanında olmayı tercih etmiştir. Bir köleye ezan okutmuş, fakiri ezilenleri önder-imam yapmıştır. Herkes gibi giyinmiş, herkes kadar yemiştir. Onunla konuşmaya gelen elçiler, mescide girdiklerinde "Hanginiz Muhammed?" diye sormak zorunda kalmışlardır. Çünkü diğerlerinden ayırt edilecek bir makamı, elbisesi, görüntüsü yoktur. O tam anlamıyla bir önderdir. Arap dilinde bu sözcüğün karşılığı imamdır.

Bugün cami imamlarını göz önüne getirdiğimizde bu kavramın ne kadar bozulduğunu görebilirsiniz. Aynen camideki saf düzeninde olduğu gibi imam, o sırada toplumun sadece bir adım önünde olan kişidir. Mevcut durumun aksine imamlık bir iş değildir. Eskiler bilirler, o sırada kim daha uygunsa imam o olur. İmamlık mesleği yoktur. İmamın bir kıyafeti de olmaz. Söz üstünlüğü de olmaz. İmamın arkasında namaz kılma zorunluluğu da yoktur. O sırada yapılan ibadet toplu da olsa, herkesin sorumluluğu bireyseldir. Namaz yanlış kılındığında, ezan yanlış okunduğunda cemaat sorumluluğu imama atamaz, herkes sorumludur. Her yıl ramazan ayında bir komedi yaşanır. Bir yerde ezan erken okunur, yüzlerce kişi orucunu erken açtığı için diyanete soru sorar. Diyanette orucunuzu tekrarlayacaksınız der. Diyanet kurumuna karşı olmama rağmen, söyledikleri tam olarak doğrudur. Çünkü sorumluluk sadece öndere yüklenemez, herkes eğitimli, bilgili ve kontrollü olmak, hastalar, muhtaçlar hariç herkes yaptığı şeyin bilincinde olmak zorundadır, yani gerektiğinde herkes önder olabilecek güce sahip olmak zorundadır. Elbette herkesin kapasitesi farklı olduğu için önderlik edecekleri noktalar farklıdır. 

Peygamberimizi yüceltmek, onu insan üstü bir varlıkmış gibi göstermek, topluma yeni önderlerin gelemeyeceğini, yeni yollar katedilemeyeceğini söylemek demektir. Önderleri yüceltmek, tıpkı çok tanrıcılıkta olduğu gibi onlara görev bölümü ve sıralama yapma gereksinimini doğurur. İşte bu durumda kim kimden daha yüce tartışması çıkar. Bugün peygamberimiz ile birlikte Atatürk'ün adı anıldığında sinirlenenlerin düştüğü durum bence bu şekilde açıklanabilir. İkisi de farklı zamanda, farklı şartlarda, farklı toplumların önderleridir. Onların eserlerinin izinden yeni önderler ile gitmek gerekir. 

Peygamberimiz ve Atatürk'ü örnek verince önderin ille de siyasi ve bir tane olacağını düşünmeyin. Tıpkı her birkaç sokaktaki, her köydeki mescitte bir imamın çıkması gibi, en küçük toplum biriminin içinde, siyasi, idari, işlevsel yeni ve değişen önderler çıkmalıdır. Zaten böyle olursa tek adamlık ortadan kalkar ve birliktelik oluşur. Küçük mescitlerde namaz kılınır ancak cuma yapılmaz biliyorsunuz. Çünkü cuma yapılabilmesi için o küçük toplulukların da bir araya gelerek daha büyük meseleleri konuşması gerekir. Cumanın erkekler farz olması anlayışının temelinde bu gelir. Bugün için bu söylem yanlıştır. Çünkü cuma erklerin ve sözlerin bir araya gelmesi içindir. Kadın toplumdan dışlanırsa, cumaya da gelemez. Ama bunun suçlusu İslam değil Müslümandır. Hac ise cumanın da üstünde daha büyük bir toplantıdır. İşte burada hacca gitmek için seçim yapılır. Cumaya sözü olan herkes gider, hacca gidenin ise sözü ile birlikte temsil gücü de olması gerekir. İhtiyarların hacca gitmesi normaldir, ancak yaşlıların hacca gitmesi normal değildir. 

Kuran'da bir çok peygamber için "... Müslümanların ilkiyim" sözü geçer. Bence bu söz, yaşadığım zamanda içinde yaşadığım toplumun önderiyim demektir. Yoksa matematik olarak düşündüğümüzde bu söz, ilk söyleyen peygamber için doğru iken, diğerleri için yanlış anlamına gelecektir. Kuran'ın böyle bir hatası olması mümkün değil. 

Önderlerin en temel özelliği yaşadığı zamanı, toplumu, olayları, çevreyi sorgulayarak çözümlemek ve bir yol belirleyerek o yoldan önce kendisi olmak üzere hareket etmektir. Bu yol belirleme çalışmasında daha önceden yaşamış önderlerin yaptıklarını da çözümlemesine katabilir. Ancak yaşayan önderler ile karşılaştığında gerçek önder onunla birlikte olur. Bu yeni grubun önderi bilgisi, görgüsü ve tecrübesi ile doğal olarak ortaya çıkacaktır. 

Peki bu karşılaşmada farklı fikirler ortaya çıkarsa ne olur? Bu durumda önderin görevi uyarmaktır. Uyarır ve geri çekilir. Yani toplumun önünde herkes sözünü ortaya atar ve geri çekilir. Bu iki önder anlaşamaz ise başka birisi tüm bu sözleri alır ve başka bir yol çizebilir. Toplum istediğini destekler. Kulis yapmak, taraftar toplamak, imtiyazlar vermek önderin karakterinde yoktur. Vaat verebilir ancak zorlayamaz. Hele yargılama asla yapamaz. 

Herhangi bir eylem topluma ya da bir başkasına zarar veriyorsa onu yargılamak sadece toplumun işidir. Önderler kendi kanaatlerine göre yargılayıp, ceza kesemez, infaz edemez. Bugünkü lider tanımının içerisinde bunu çok fazla görmekteyiz. Sigarası, içkisi, çocuk sayısı, düşüncesi hep bir kişi tarafından yargılanan bir toplum sağlıklı bir toplum olamaz. 

Peki! önderin nasıl ortaya çıkacağını konuştuk, şu an ortada olan bir çok lideri de tanıyoruz. Onlar önder mi bir değerlendirelim. 

Bugünlerde güçlü görünen AKP hükümetine karşı benim görebildiğim kadarı ile iki farklı cephede birliktelik için çalışmalar yapılıyor. Bir tanesi milli diğeri ise halkların birlikteliği gibi söylemler içerisinde. Her ikisini de önderleri açısından incelemek istiyorum. Her ikisi de, daha önceden liderlik yapmış kişilerin bir araya gelmesi ve çözüm arayışlarını dile getirerek asgari müşterekte (yani kayıp ile) bir arada olmak üzerine kurulu. Çünkü bu liderlerin tamamı küçük-büyük zamanında kazanmış kişiler. Bu kazanımlarının devamı için, gerekirse biraz küçülmesine razı olarak büyük pastanın peşindeler. Sadece bu bile onları güvenilmez ve hesap içerisinde insanlar yapmaya yetiyor bence. Bu liderlerin bir kısmı mal varlıkları nedeni ile, bir kısmı eskiden gelen isimleri ile, bir kısmı hırsları ile, bir kısmı bölücü söylemleri ile lider olmuş kişiler. Şu anda toplumun gözü önünde oldukları doğru. Ancak onlar toplumun bir adım önünde değil karşısındalar. Topluma, idare edilmesi gereken, güdülmesi gereken, eğitilmesi gereken bir toplum gözü ile bakıyorlar. Yani üstten(!) bakıyorlar. Daha önceden kendilerinin güçleri vardı, ancak şimdi kendi güçlerinden daha güçlü birisi (dini söylemle güçlü tanrı) ortaya çıktı. O zaman ya bu güçlünün altında olmayı kabul edecekler ya da güçlerini birleştirerek savaşacaklar. Savaşabilmek için ise taraftarlara ihtiyaçları var. Taraftar bulabilmek için ise vaatlere. Karşı taraf çok tanrıcılığı kabul etse anlaşabilirler, ancak o bir tanrıcı. (İslam'ı kastetmiyorum) Çok tanrılı bir sistemi görüyor ve diğer tanrıların yok olması gerektiğini savunuyor, bunun için de toplumu savaşa hazırlamak için bölmeye çoktan razılar. 

Bence İslam bu durumda şunu söylüyor. La İlahe, illa Allah. Yani halkı bölünmeye götüren bütün bu ilahlar, güçlerine bakmaksızın reddedilecek. Sonra her bir toplumun içinden yeni önderler çıkacak. Bu önderler içerisinden birileri birlikteliği sağlayacak. 

Önderini içerisinden çıkaramayan bir toplumda, seçimlerin demokratik olması hiçbir şeyi değiştirmez. Önderler demokrasiden çıkmaz. Demokrasiden liderler çıkar. Eğer toplumdan önderler çıkarsa, demokrasinin seçeceği lidere güven duyulabilir. Demokrasi gidilecek yolu değil, ortak işlerde uygulanacak yöntemi belirlemek içindir. 

Başlarken, bir toplumda bireyler kendini değiştirmediği müddetçe o toplumun değişemeyeceğini söylemiştik. Bireylerin kendini değiştirmesi, öne çıkması demektir. Bunu en öne olarak algılamayın. Aslında istenen adım atmaktır. Herkes adım attığı müddetçe toplum ilerleyecektir. "Müslümanların ilki" ilk adımı atarak yürüyüşü başlatmıştır. Ancak milyarlarca insan gibi o da ölmüştür. Artık ondan adım atması beklenemez. Yani önder olamaz, ancak (ve illa ki) örnek olabilir. Adımı atma sorumluluğu tüm toplumdadır. Bu toplumun içinden illa ki adımını önce atanlar çıkacaktır. Seçim ise sadece kapasite sorunu olan yerlerde önderler arasında yapılır. Tıpkı mescitte olduğu gibi. Hatta mescitte ön saflar her zaman herkes tarafından doldurulmak zorundadır. Ne zaman fiziksel kapasite sorunu yaşanırsa arka safa o zaman geçilir. Kimse kimseye, sen şu sıradaki safın adamısın diyemez. Ancak her camiye giden kendisi en önde mi olacak yoksa arka saflarda mı olacak seçebilir. 

Önderliği sadece siyasi olarak algılamayın, çalıştığınız kurumda, yaptığınız bir işte, sosyal bir sorumlulukta, aile içinde, arkadaş çevresinde, belirli bir fikirde önderlikler olacaktır. Yani siz bir yerde önder iken başka bir çok yerde takipçi olabilirsiniz. Önemli olan önder olmayı seçtiğiniz konu her ne ise onda doğru olanı yapabilmektir. 


19 Ağustos 2013 Pazartesi

Din ve Saltanat

Merhaba,

Çözümlemelerimizde normali değil de doğalı aradığımızı, buna da genellikle ya yaratılıştan ya da doğumdan başladığımızı artık biliyorsunuz. Doğumdan yapılan çözümlemelerde en önemli kaynak gözlem iken yaratılıştan yapılan çözümlemelerde geçmişin izleri en önemli kaynak olarak kullanılıyor. Bazen bu ikisi birlikte de kullanılabilir. Deney ise insanın tasarımıdır. Pozitif bilimlerde sıkça kullanılmasına rağmen sosyolojide kullanmak sakıncalı sonuçlar doğurmuştur. Bu yüzden tasarım yapmaktansa, doğru ve doğal tasarımı ortaya çıkarmaya çalışmak bence en doğru yol olacaktır. Yani doğru yolu icat etmek değil, arayıp bulmak gerekir. Bu yüzden de bizi doğru yola yönlendirmesini isteyeceğimiz kaynak herkes ve her şeydir. (Kamu ve Doğa) (Fatiha-6)

İnsanoğlu yaratıldığı ilk andan itibaren, yalnızca bir mücadelenin içerisinde buldu kendini. Bu mücadele hayatta kalma mücadelesidir. Bu mücadelede başarılı olmak için güçlü olmak gerekiyordu. Örneğin toplu halde yaşamak da gücü artırmanın bir yoluydu. Her ne kadar cinsellik genetik kodlarımızdan gelse de üremenin de gücü artırdığı çok çabuk keşfedildi. Bu ortamda insan ihtiyacı olan her şeyi içerisinde meydana geldiği dünyadan karşıladı. Diğer canlılara ve doğaya karşı mücadelesini ise toplu halde yaptı.

Ancak günlük ihtiyaçlarını bu şekilde karşılayabilen insan, yarın da bunu karşılayıp karşılayamayacağı telaşına düştü. Yani gelecek (ahiret)  korkusuna kapıldı. Buna çözüm olarak da biriktirmeye başladı. İnsanın biriktiremeyeceği bir şey neredeyse yoktur. Yiyecek, para, mal, mülk, ıvır-zıvır, arkadaş, akraba, çöp, dert, korku... Dikkat ederseniz bunların hepsi "Güç"tür. Güç kelimesinin Türkçe karşılığına baktığımızda anlamlarından birisinin derman, takat olduğunu görürüz. Yani bir kişilik, kendi kendimize sarf edebileceğimiz emeği anlatan bir sözcüktür. Bir diğer anlamı zor, zorluktur. Yani gücümüzün üstünde bizi daha fazla emek sarf etmeye iten şey. Bu anlamda dert ve korku biriktirmekte güçlük verir. Bir diğer anlamı ise kuvvet, otoritedir. Dikkat ederseniz biriktirerek oluşur. Derman ve takat biriktirmek için yemek, içmek gerekir. Zorluklar içerisine girmek için dert, tasa, korku biriktirmek gerekir. Güçlü olmak için ise para, mal, mülk, otorite biriktirmek gerekir. Biriktirmek, yani onu kendinden yapmak sahip olmak demektir. Örneğin yemek yediğinizde, su içtiğinizde onları kendinizden yapmış olursunuz, sahip olursunuz. Ancak yemediğiniz bir yemeği biriktirdiğinizde, bir başkasının buna ihtiyacı varsa onun hakkını elinize almış olacağınızdan onun gücünü de kendi üstünüzde biriktirmiş olursunuz. Eğer bu ihtiyaç sahibi gelip bu hakkını sizden istemezse bu birikiminiz hiçbir işe yaramaz, çürür gider. Eğer isterse, siz bunu vermek için şartlar koyarak, veya karşılıksız vermiş gibi gözükseniz bile size minnet duymasını sağlayarak onun gücünü kendi kontrolünüze almış olursunuz.

İşte bu son bahsettiğimiz biriken güce, tarih içerisinde sulta, otorite, din (genel anlamda), yönetim, hükumet gibi isimler verilmiştir. Bu güce sahip olanlara ise, sultan, padişah, kral, tanrı, ilah, rahip, amir, müdür, patron, başkan, şef, ağa gibi  isimler verilmiştir. Bu anlamda baktığımızda tarihin ilk kurumsal yapısı saltanat yani otoritedir.

İşte doğal insanın yok olup normalleştiği bu süreçte insana sınırları hatırlatan bir şey olmuştur. İster bunun kaynağını ilahi deyin isterseniz insanın mantığı deyin aslında hatırlatılan şey aynı şeydir. İşte biz buna din diyoruz. Bu hatırlatmaya ihtiyaç hissettiren iki önemli veri hayattan alınmıştır. Birincisi, birilerinin biriktirmesi ile diğerlerinin ihtiyacını karşılayamadığı hakkını alamadığı ve düzenin bozulduğu gözle görülmüştür. İkincisi ise biriktirilen şeylerin ölüm ile sonlandığı ve biriktirenin de işine yaramadığı gerçeğidir.  Yani hatırlatılan paylaşmanın gerekliliği ve ölüm hatırlatmasıdır.

Bu anlamda din, otoritenin zıddı olmasına rağmen, tarih içerisinde insan bunu da dönüştürüp biriktirmenin yolunu bulmuş ve tanrılık-ilahlık iddiası noktasına varıncaya kadar götürmüştür. Biz bugün tanrılık iddiasını kesin bir dille kabul etmediğimiz için bu iddia peygamberlik, mehdilik, halifelik, papalık, dini liderlik, din adamlığı, şeyhlik, hocalık seviyelerine kadar inebilmektedir.    

Haşim Nahit Erbil "İnsanlar toplum halinde yaşamaya başladıklarından beri iki kurum vardır. Din ve saltanat. Her din alemi şümul olmak ister, her saltanat da genişlemek ister." demiş. Bence bu sözün kendisi doğru ancak tarihi yanlıştır. Çünkü, insan ilk kurum olarak saltanatı kurduktan sonra din, bu saltanata karşı olarak ortaya çıkmıştır. Yani kendisi bir kurum değildir. Ancak insanoğlu bir saltanata karşı çıkarak kendi saltanatını din ile oluşturabileceğini, yani saltanat kurumu ortadan kalkmadan sahibinin kendisi olabileceğini keşfetmiştir. İşte bu yüzden tarihte bir çok saltanatın sultanı kendisini Tanrı, İlah, Firavun, Tanrının yeryüzündeki gölgesi, Tanrının gözü, Tanrını temsilcisi, peygamber, mesih, halife olarak göstermiştir. Yani eski tarihlere baktığımızda din olarak gördüğümüz pek çok kurum da aslında dinin saltanatıdır.

Eğer bir lider tanrı ise her şeye hakim olması gerekir. Bu anlamda dini saltanat aracı olarak kullananların tümü her şeye hakim değildir. Aynı dönemde bir çok saltanat ve din vardır. Buna çözüm olarak da çok tanrıcılık ortaya çıkmıştır. Çünkü tek ilah söylemi diğerini kabul etmediği için savaşmayı ve yok etmeyi öngörür. Ancak çok tanrı kabulü, arada çatışmalar-anlaşmazlıklar yaşansa bile bir arada yaşayabilmenin önünü açar. (Tabi burada insan ilahlardan söz ediyoruz) Bu söylediklerimizi doğrulamak için çok tanrılı dinlerdeki savaş sahnelerinin çözümlemelerine bakın. Bu tanrıların çok eskiden yaşayan kralların-saltanatın simgeleri olduğunu göreceksiniz.

Kısaca çok tanrı inancı, doğal olandan kopan normal insanın günlük problemlerine bulduğu bir çözümdür. İnsan doğal olandan uzaklaştıktan sonra gördüğü sorunlara çözüm bulamayınca çok tanrı inancını kabul ederek daha barışçıl bir çözüm bulmuştur. Bugün biz çok tanrıcılığın önünü kesin bir dille kapattığımız için siz tanrı yerine otorite-güç imgelerini koyarak aynı değerlendirmeyi yapabilirsiniz. Bugün kendi gücünü kullanamayan başkasına teslim eden insan, sorunun gerçek çözümünü bulamadığı için birden çok güce inanmakta, onlara karışmamakta, onların kendi aralarında yaptıkları mücadelelerde ezilmemeyi başarı saymaktadır.

Her ne kadar çok tanrıcılık inancı yok olma pahasına savaşları ortadan kaldırsa da, tanrılar arasındaki çatışmayı bitirememiştir. Tek tanrı inancı varken yaşanan savaşların tamamı kıyamettir. Yani toplum tamamen yok olmuştur. Çok tanrılı dönemin savaşları ise egemen olmak üzerine kurulu olduğundan kanlı ancak sonu fetih, barış ya da anlaşma ile biten savaşlar olmuştur. Gücün sahipleri din savaşlarında güçlerinin önemli bölümlerini yitirdiklerini gördükleri için din ile saltanatı birbirinden ayırmışlardır.

Yani çok tanrı çözümünden sonra ikinci çözüm din ve devletin ayrılması olmuştur. (Not: Laikliğe karşı olduğum düşüncesine kapılmayın ben daha ötesinden bahsediyorum) İşte dinin ayrı olarak kurumsal bir yapı olması tarihi bu tarihtir. Haşim Nahit Erbil'in sözü de bu tarihten itibaren doğrudur. Bu tarih her toplum için farklıdır. Gücün sahipleri, gücün gerçek sahibi olan halkı din ile oyalayarak hem kendi saltanatlarını sürdürmüşler hem de kanlı savaşlar ile gerçek gücün yani toplumun kırılmasının önüne geçmişlerdir. Ancak bugün de bu tanrıların çatışmaları devam etmekte, bazen din adına bazen başka güçler adına insanlar eskiye göre daha az olsa da ölmektedir.

İşte bugün geçerli olan büyük dinlerin tamamının "alemi şümul" yani evrensel olma iddiaları da buradan kaynaklanmaktadır. Dinin özü zaten evrenseldir ve neredeyse bütün dinler aynı şeyi hatırlatır, çünkü hiçbirisinin sahip olma iddiası yoktur. Ancak bu dine sahip olma hevesindeki insanlar bu evrensellik iddiasını kendi saltanatları için kullanmak isterler.  Yani genişlemek isteyen yine insanın saltanat hırsıdır. Dinin evrenselliği ise genişleme isteği değil özü itibari ile herkesi kapsayıcılığıdır. Din herkesi kapsamak, saltanat ise herkese hükmetmek ister. Size hükmetme isteğinde olan bir dininiz varsa bilin ki bu saltanat dinidir.

Buraya hangi noktadan gelmiştik? Hayat mücadelesinden değil mi? Yani bugünkü anlamda baktığımızda ekonomiden. Bu gün ekonomimizin gerçek sahipleri (patron, müdür, bankacı, sermaye sahibi...) tanrılık iddiasını sürdürenlerdir. Bunlar kendi aralarında barış yapmak için çok tanrıcılığa inanırlar. Hatta çoğu aynı zamanda bizimle aynı tanrıya da inanır. Bizim gücümüzü sömürmeye devam etmek için bize de bir din vermişlerdir. Onunla barışık yaşamak için ise, bu dünya ve öbür dünyayı icat etmişlerdir. Bizim dinimiz ve bize vaatleri öbür dünya içindir.

Biz dinimizin bütün emirlerini de bu mantık ile değerlendirerek ibadetlerimizi öbür dünya için yaparken bu dünya için başkaları hesabına çalışmaya devam ederiz. Lütfen dininizin çok bilinen cümlelerini bir de bu dünya için okumayı deneyin. Aslında anlatılanın neler olduğunu fark edeceksinizdir. İşte en çok bilinen bir kaçı.

La İlahe İllallah. İlah yok, Allah var. Yani bu dünyadaki otorite sahibi hiç bir kişiyi kabul etmiyorum.
Allah'ü Ekber. Allah büyüktür. Yani yüce, ulu, haşmetli, önemli, değerli hiç bir kişilik yoktur. Herkes eşittir.
İyyake na'büdü ve iyyake nesteıyn. Yalnızca senin için çalışır ve yalnız senden isterim. Açıklamaya gerek yok.
Elhamdülillah. Övgü Allah'adır. Yani ondan başka kendim dahil kimseyi övmem.







16 Ağustos 2013 Cuma

Geçmişin Yükü

Merhaba

Eskiden çalıştığım bir yerde kiloları ile başı dertte olan birisi ile o sırada içeri giren diğer bir çalışan arasında şöyle bir konuşma geçmişti.

- ... Sen kaç kilosun?
- 60.
- (Bize dönerek) Siz ... hanımı ne kadar taşıyabilirsiniz?
- !
- Düşünün! ben 7 gün 24 saat ... hanımı sürekli taşıyorum. 

Bizim için şişmanlık fark edilse dahi sıradan bir durum. Günlük hayatımızda bir şeyi bir yerden kaldırıp başka bir yere götürmek yük olarak kabul edilmesine rağmen, kilolarımızı sürekli taşımak yük sayılmıyor. Bu örneği özellikle verdim, konumuz diyet değil elbette. Günlük koşturmaca içerisinde insan nelerin kendine yük olduğunu, neleri üzerine gereksiz yere aldığını veya ona başkaları tarafından yük yüklendiğini fark etmiyor. Ya da fark etse bile bu durum normalleştiği için ses çıkarmadan taşımaya devam ediyor. Pentagram müzik grubu bunu bir şarkısında şöyle dile getiriyor. "Yarını mühürleyen bir rüya gibi, omzumuzdan düşmüyor geçmişin yükü" 

Normalleştirme sürecinde en büyük etken eğitimdir. Eğitim şart! elbette. Ancak eğitim ile, verilen bizi ileriye taşıyacak donanım mı, yoksa sadece eskinin masalları mı? 

"Eskinin masalları" söylemi, dikkat edilmesi gereken bir söylemdir. Çünkü bu söylemi her iki taraf ta kullanabilir. Tarih boyunca gerçekler insana defalarca hatırlatıldığı için gerçeğin hatırlatılmasına da eskilerin masalları diyenler elbette çıkacaktır. Peki! bir sözün eskinin masalı mı yoksa gerçeğin hatırlatılması mı olduğunu nasıl anlarız? İsterseniz gerçeğin hatırlatılmasına karşı çıkanların özelliklerini anlatarak konuyu açıklamaya çalışalım. 

Öncelikle, gerçeğin hatırlatılmasına karşı çıkanlar bizzat bunun üstünü örtenler, yani gerçeğin ortaya çıkmamasından çıkar elde edenlerdir. Din dilinde bunun karşılığı küfürdür. (Furkan 4,5, Enfal 30,31) Bugünkü kullandığımız kafir (Müslüman olmayan) sözcüğü ile karıştırmayın. Bu kişiler, kendi kurdukları düzen, düzmece, kurgu ve tasarımlarını hayata geçirerek, gerçeğin üstünü kendi çıkarları için örterler. Bu tasarımı zaten kendileri yaptıkları için, tasarımın temellerinin hangi geçersiz ilkelere bağlı olduğunu da iyi bilmekte ve birisi kendilerine gerçeği hatırlattığında onu eskilerden masal anlatmakla suçlamakta ve bu tasarıma uygun davrananların gözünde küçük düşürerek sözlerini dinlenilmez-önemsenmez hale getirmektedirler. İşte bu tasarımın yaşam şekli de eğitim ile verilmektedir. 

Bu eğitim sisteminde verilen, kibir yani büyüklenme ve inkârdır. Daha önceden piramit sisteminden bahsetmiştik, bu sistemde yukarı çıkmaya çalışmak temel hedeftir. Bu yarışarak ya da başkasının hakkına tecavüz ederek mümkündür. Her ne kadar eğitim ile elde edilecek bilginin bizi bu seviyeye çıkaracağı söylense de bu tek başına mümkün değildir. Bilgi sadece tercih sebebi olabilir. Çünkü bu sistemde bilgi bile tekel olmak için kullanılmaktadır. Gerçekte bilginin herkese yayılması, herkesi kuşatması gerektiğinin de üstü örtülür. Yani bu sistemde bilgi yarışın bir parçasıdır. Sistemdeki hemen herkes için temel amaç bir diğerinden üstün olmaktır. Birilerinden üstün olmanın aynı zamanda bir başkalarının altında olmak olduğu gerçeği genellikle görmezden gelinir, ya da normal kabul edilir. (Nahl 21,22)

İnkâr ise bir şeyi görmek ancak onu ya da onun kaynağını kabul etmemek demektir. Eğitim sisteminde bunun karşılığı şudur; Bizim eğitim sistemimiz yarış atı yetiştirircesine bir sistem olduğu için bu sistemde elde ettiklerimiz yada edeceklerimizin ancak kendi çabamız ve çalışmamız ile olacağını bize anlatmaktadır. Yani hak verilmez alınır. Hak etmek için çalışmak gerekir, çalışmayanın hakkı da yoktur. Bu anlamda fakir, güçsüz, miskin, yetersiz ve bakıma muhtaç olanlar bunu hak edenlerdir. Peki! inkâr bunun neresinde derseniz şuradadır. Biz doğduğumuzda, yani fakir (fakr içerisinde), güçsüz, miskin (isteyemeyen - veya ne isteyeceğini bilmez) ve yetersiz ve bakıma muhtaç iken bize can veren, besleyen, büyüten, giydiren, eğiten, koruyan, kollayan kimdi? Yani biz bunları çalışarak mı elde ettik? Bunları ailemiz verdi deseniz bile onlara kim verdi? Bunun dışında, yaşadığımız topraklar, evimiz, güvenliğimiz, diğer ihtiyaçlarımızı kim karşılıyor? Toplumun bu ihtiyaçlarımızı karşılaması için önceden mi çalıştık? Soluduğumuz hava, aldığımız güneş, ağaçlar, meyveler, hayvanlar nereden geliyor. Milyonlarca yıllık bu oluşumu sağlamak için ne kadar çalıştık? Çalışmak önemlidir elbette, hatta ibadettir de. Ancak, çalışmak hak alma mücadelesi değil teşekkürdür. Hak alma mücadelesi ile pastadan büyük pay kapmaya çalışmak ve başkalarının hakkına engel olmak ise kendini ihtiyaçlarının üstünde görüp, kerameti kendinden menkul zanneden inkârcıların işidir. (Leyl 4-10)

Gerçeğin üstünü örtenler, kendi tasarımlarının yükünü kendileri yüklenmez, kurdukları piramit sistemi ile sözde alttakilerin üstüne yıkarlar. Bu yük öylesine şiddetlidir ki, belimizi büker, başımızı eğer. (İnşirah 2,3) Bu sistemde kendine yer edinmek isteyenler ise gerçeği görseler bile hırsları yüzünden bunu kabul etmezler. (Enam 25) 

Çünkü, her iki grupta gelecek endişesi içerisindedirler. Birinci grup elinde kalanları korumak için, ikinci grup ise daha fazlasını elde etmek için bu tasarımın içerisinde yaşamaya devam ederler. (nahl 21,22) Gelecekten emin olmamak duyarsız, hissiz, çevresindeki feryatları duymayan, zulmü görmeyen, haksızlıklar karşısında susan bir toplum oluşturur. 

Yani, bu toplum adeta ölü bir toplumdur. Çevremizde yüksek binalar, altımızda lüks otomobiller, etrafta sürekli koşuşturan insanlar olabilir. Bir insanın yaşadığını bundan mı anlarsınız, yoksa duyularının çalışıp çalışmadığından mı. Adeta robotlaşmış insanlar görünürde bu duyularını kaybetmemiş olabilirler, ancak bu duyular bir işe yaramadığı sürece adeta ölü hükmündedir. 

İşte böyle bir toplum gelecekte tekrar ayağa kalkabileceği inancını da kaybetmiştir. (Müminun 82,83) Hatta bu insanların büyük çoğunluğu (Hristiyan, Musevi, Budist... dahil) bir yaratıcının olduğuna, mülkün Allah'a ait olduğuna, Allah'ın her şeyi bildiğine inanırlar. (Müminun 84-89) Ancak bu sistemin yıkılıp, doğal olan, yaratılışa uygun olan sistemin geri geleceğine inanmazlar. Böyle bir şeye kimsenin gücünün yetmeyeceğini düşünürler. Kimisi elindekileri kaybetmekten korktuğu için kimisi de daha fazla biriktirmek ve ölümsüz (mecazi) olmak için sistem için çalışmaya devam ederler. Yani Allah'a inanır, ancak güvenmezler. 

Eğitim dediğimizde sadece okulu anlamayın, annemiz, babamız, çevremiz, yakınlarımız, devletimiz, dinimiz hatta bütün dünya bu eğitim sisteminin içindedir. Kimi zaman deneyimler ile, kimi zaman özendirerek, kimi zaman korkutarak, kimi zaman da eskilerden masallar anlatarak bu eğitimi verirler. 

Peki, herkes eski masalları anlattığına göre doğruyu nasıl ayırt edeceğiz? Ne de olsa söylenmemiş söz olmadığına göre, söyleyeceğimiz her şey de eski. İnsanların çoğunluğu Allah'a inandığına göre yaratılıştan başlayalım. Tartışmayı başka konulara çekmemek için geleneksel anlatı üzerinden gideceğim. 

İnsan yaratıldı, bu gün  de gördüğümüz bir gerçek ve sanırım tartışma yok. İlk önce cennetteydi, bu cennetin neresi olduğu şu anda konumuz değil. Daha sonra şeytan insanı aldattı, yani ona bir masal anlattı. Neydi bu masal? Ölümsüzlük ve yıkılmaz, sarsılmaz bir mülk yani sahiplenme masalı. (Taha 120, Araf 20) Bildiğiniz gibi Adem bu masala inandı ve meyveyi-zokayı yedi. Bu andan itibaren cennet hayatı bitmişti. İnsanlar birbirine düşman oldular, bağı, bahçeyi çit çevirerek sahiplendiler, diğer insanlar ile paylaşmadılar, hatta kardeş kardeşi bile öldürdü, hakkına tecavüz etti. Sonra iyilik ve barış isteyenler bu başından beri anlattığımız masalı anlatarak insanlara gerçeği hatırlatmak istediler. Çünkü ortada bir cennet kalmadığı için anlatılan sadece bir vaat olarak algılandı. Tıpkı bugün cennete öldükten sonra gideceğimiz inancı gibi. 

Görüldüğü gibi bugün bizim gerçek hayatımız, aslında şeytanın anlattığı tarihin ilk masalı. O zaman sizce hangi masal daha eski? Yaşadığımız gerçeklik, omzumuzda öyle bir yük ki, biri bize "bu yükten kurtulabilirsin" dediğinde masal anlattığını düşünüyoruz. Hatta hayal kurduğunu, ayakta uyuduğunu, gerçekliğin dışında olduğunu söylüyoruz. Asıl ilginç olan Allah'a inanmamıza rağmen, cennetin Allah'ın vaadi olduğunu bilmemize rağmen böyle düşünüyoruz.

Önümüze ördüğümüz bu duvarı yıkamadığımız için, kabul etmek zorunda kalmışız. Ancak Allah inancı ile bu yaşamımız çelişik olduğu için de bir çözüm geliştirmişiz. Bu da çift kişilikli olmak, bu dünya ile öbür dünyayı birbirinden ayırmak olmuş. Bu dünyada şeytanın masalına göre yaşamayı seçmişiz, bu geçerliliğin üstesinden gelememişiz. Allah inancımızı ve cennet arzumuzu ise öbür dünyaya bırakmışız. 

Böylelikle hem bugünün tasarımcısının bize çizdiği sınırları aşmamış, hem de gerçek tasarımcının söylediklerine inanmışız. Böylelikle eğitim sistemimizin bütün unsurları (din dahil) birbiri ile çelişmeden sürüp gitmiş, omzumuza yüklenmiş. 

O zaman önce içimizi bir ferahlatalım. Hem bu dünya için hem de öbür dünya için üzerimize yüklenmiş yükleri omzumuzdan bir atalım. Çünkü bunlar belimizi bükmüş, başımızı eğmiş, bizi düşünemez hale getirmiştir. (İnşirah 1-3) Kendi değerimizi ve gücün sadece bizde olduğunu bilelim. Bunu yapmak çok kolaydır. Çünkü sadece gücünüzü kendi elinize alacaksınız. Başkalarının söyledikleri ile değil kendi aklınız ve vicdanınız ile düşüneceksiniz. Emin olun 10-20 yıl eğitimini aldığımız fakat hala çözemediğimiz sistemden daha kolay olacak. Bunun için bir konuda çalışıp düşünmeyi bitirince, diğeri ile uğraşmaya akletmeye başlayın. Sözde hırslarınız için çalışmayı bırakın. Başınızı kaldırın, doğru yöne yönelin. (İnşirah 4-8)


14 Ağustos 2013 Çarşamba

Biz, Bir ve Bütünüz

Merhaba

BİZ'im amacımız BİR'lik olarak BÜTÜN'lüğün parçalanmasını engellemektir. Bu amacın çarpıcı sözü (sloganı) olarak da "Biz, Bir ve Bütünüz" ifadesini kullandık. Bütün renklerin kirlendiği ortamda önceliğin beyaza verilmesi gibi, sevgisizliğin arttığı günümüzde BİZ, BİR ve BÜTÜN sözcüklerinin anlamı ve neleri ifade ettiğinin tekrarlanması gerekmektedir. Çünkü aynı dili konuşmazsak anlaşabilmemiz mümkün değil!

Günümüzde taraftarlık kültürü olabildiğince artmıştır. Bu son derece normal bir durumdur. Şaşılacak bir şey yoktur. Eğer insan olma özelliklerini bir tarafa bırakırsak bu durum normal olmasının yanında doğaldır da. Çünkü doğada hayatta kalma mücadelesi vardır. Bunun en kolay şekli de ya güçlü olmak ya da güçlünün yanında olmaktır. Peki o zaman neden tek bir kutup değil de birden fazla kutupta toplanma oluşuyor? Örneğin neden herkes Fenerbahçeli ya da Galatasaraylı değil? Bana göre bunun nedeni de doğal. Çünkü bir grup ne kadar kalabalık ise pastadan kapılacak dilim o kadar küçülüyor. Tabi, grup seçmenin tek kriteri bu değil. Hatta çoğunluk için düşündüğümüzde grup seçmek söz konusu bile değil. Çünkü onlar ya doğuştan ya da rol model aldıklarının peşinden ya da şartlar onları oraya sürüklediğinden grubun içindeler ve ayrılmayı düşünmezler bile. Bu durumda da pastadaki paya her zaman razı olurlar. 

Yaşam mücadelesinde bir tarafın yanında olmayı anladık diyelim. Peki, neden fikir konularında da insanlar taraf olmak durumundalar? Her hangi bir fikir belirtmeden tarafsız kalamazlar mı? Eğer iki fikrin mücadelesinden etkilenmeyecekler ise bunu yapabilirler. Ancak mutlak bir tarafsızlık söz konusu değildir. Örneğin herhangi bir ülkenin kimliğine sahipseniz tarafsınız demektir. O zaman taraf olmak bir anlamda insanların kendilerini kimliklendirme ihtiyaçlarını karşılayan bir olgudur. 

Taraftarlık kültürünü anlatmaya başladığımızda "insan  olma özelliklerini bir tarafa bırakırsak" diye başladık ve durumu normal ve doğal olarak kimliklendirme ihtiyacına bağladık. Yani insanın kimlik bulma ihtiyacı doğal bir ihtiyaçsa taraftarlık da doğal bir sonuç değil midir? 

Bir insanın "Ben kimim?" demesi yani kimlik araması doğaldır. İnsan olma özelliklerini bir kenara bırakırsak güçlünün yanında pay alarak yaşama mücadelesi vermesi ya da yine yaşam mücadelesi için daha büyük pay sahibi olmaya çalışması da doğaldır. Ancak insan, yaşam mücadelesinde ihtiyacı olan payı ancak savaşarak veya başkasından bekleyerek değil, çalışarak ve paylaşarak da elde edebileceği seçeneğini görebilecek özelliğe sahip bir canlıdır. 

Bu anlamda baktığımızda insanın "Ben kimim?" sorusu yanlış bir soru değil hatta doğru soruların ilkidir. Yanlış olan henüz "Ben kimim?" sorusuna cevap bulamadan hatta bu soruyu hiç sormadan "Biz kimiz?" sorusunun cevabında kendini bulmaya, tarif etmeye, kimliklendirmeye çalışmasıdır. 

Bir bebek dünyaya geldiğinde her şeyiyle bakıcısına bağımlıdır. Bakıcısı sözcüğünü özellikle kullandım. Çünkü bir bebeği doğurmak doğal bir süreçtir. Bu noktada kadının gebelik organına rahim denmesi bence doğru değildir. Rahim (acımak, esirgemek, korumak, karşılıksız vermek) bir sıfattır. Bu sıfata sahip kadınlara anne erkeklere ise baba denir. Yani annelik sonradan kazanılan bir kimliktir. Konumuza dönersek, bebek bağımlı bir varlıktır. Bu durumda iken bizim hukukumuza göre hukuki kimliği vardır ancak bu kimliği dahi koruyabilecek güçte olmadığı için ebeveynine teslim edilir. Bebek, ne vücut bütünlüğünü, ne cinsel kimliğini, ne de yaşamını koruyabilecek donanıma sahip değildir. Yani en temel anlamda bile "Benliği" yoktur. Ancak "Ben kimim?" sorusunu (sözlü olarak değil elbet) doğduktan hemen sonra sormaya başlar. Bu dokunarak, görerek, koklayarak, duyarak kendi varlığını kendi dışında olanlardan ayırarak bütünlüğe sahip bir parça olduğunun farkına varması ile başlar. Elinin, ayağının vücut bütünlüğünün bir parçası  olduğunu keşfetmek ile başlayan öğrenme süreci kimliklerini, kişiliğini, karakterini, düşüncelerini, fikirlerini keşfederek devam edecektir. 

Bugün "Ben kimim?" sorusuna verilen cevaplar genellikle sadece kimliklerin öğrenilmesi olarak algılanmaktadır. Günümüzün yarış kültürü ise kişilik üzerinde çalışarak kimlik görünümlerini satılabilir (para eder, değerli) hale getirmeye çalışarak bireyselliği kuvvetlendirmeye çalışmaktadır. Ancak karakter, düşünce ve fikirlerin üzerinde yeterince çalışılmadığı için "Biz kimiz?" sorusuna süreç olarak erken geçilmekte ve normal olarak da yanlış cevaplar verilmektedir. "Biz kimiz?" sorusunun cevabı kimlikler olduğu sürece taraftarlık, bulunduğu yeri tarif etmek değil bulunduğu yere ve kimliğine bağnaz (mutaassıp-fanatik) bir şekilde sarılmak anlamına gelmektedir. 

İnsan beyni acele karar vermek ister. Bildiğiniz gibi beyin öğrenilen şeylerin birbirleri ile kurduğu ilişkiler yumağı şeklinde çalışır. Beyin düşüncenin merkezi olmasına rağmen, minimum enerji harcamak için düşünmeyi değil en kısa yolları kullanmayı tercih eder. Bunlar biyolojik deneyler ile kanıtlanmıştır. Herhangi bir fikri olduğu gibi kabul etmek ve kararlarını bu kısayolları kullanarak almak, insanı rahatlatır. Bu anlamda herhangi bir konuda karar vermenin en kolay yolu üzerinde fazla düşünmeden olduğu gibi kabul etmek ve taraftar olmak, diğer bağlantıları kurulmadığı için bağnazca takip etmektir. 

Teknik olarak beyaz bütün temel renklerin birlikteliği ile oluşur, tüm ışığı yansıtır. Siyah ise teknik olarak renk değildir, ışığa yansıtmaz, pratikte renk kabul edilir. BİZ, tıpkı beyaz gibi tüm renklerin bileşkesi, bütün ışığı yansıtan, sömürmeyen, doğadan aldığını doğaya verendir. Bu yüzden tıpkı beyaz gibi lekeleri en çabuk gösterendir. Bu avantaj mıdır, dezavantaj mıdır? Bu sizin hedefinize bağlıdır. Eğer siz lekesiz bir hayat, hataların en kısa sürede telafisi, temizlik ve saflık istiyorsanız beyaz giymelisiniz ki birincisi kendinizi sürekli korumalısınız (takva) ikincisi herhangi bir lekeyi anında görüp temizleyebilesiniz (tövbe). Eğer lekeli olmayı kabul ediyorsanız öncelikle renginizi (kimliğinizi) farklı seçmelisiniz. Sonra bu  rengin farklı özelliklerini ön plana çıkararak (kişilik) lekenin görünürlüğünü azaltmalısınız hatta lekeyi normalleştirmelisiniz. 

O zaman hedefi gizlemek, üstünü örtmek (küfür), normalleştirmek, başka özellikleri ön plana çıkarmak (putlaştırmak) olanlar için BİZ kavramı kendi gibi düşünenlerdir (kendi rengine sahip olanlar). Yani bugünün dünyasında BİZ dendiğinde bir grup anlaşılmaktadır. 

Bizim hedefimiz şeffaflık, gerçeğin öğrenilmesi, doğallık, eşitlik ve adalet olduğu için biz "BİZ" dediğimizde kastettiğimiz herkes ve her şeydir. 

Nasıl bugünün sosyolojik yaklaşımı bir kelebeğin kanat çırpışından bütün evrenin etkileneceğini savunuyorsa (Kaos teorisi) biz de bir annenin ağlamasından, bir adamın açlığından, bir çocuğun içine çektiği tiner kokusundan, bir kızın zorla evlendirilmesinden, bir işçinin asgari ücret ile çalışmak zorunda olmasından, bir babanın evine ekmek götürememesinden, bir insanın hakkının çiğnenmesinden, bir sokak köpeğinin öldürülmesinden, bir kuşun içecek su bulamamasından, bir ağacın kesilmesinden, bir böceğin ezilmesinden "BİZ"im etkileneceğimizi savunuyoruz. 

Bu anlamda BİR bizim için BİZ'in görünen yüzü ve eşitliktir. Ben BİR'im benden bir başka yok, sen de BİR'sin senden başkası yok. Bu yüzden BİZ de BİR'iz hepimiz eşitiz. 

İnsan beyninin acele karar vermek istediğinden söz etmiştik. Düşünme süreci sancılı bir süreçtir, bu yüzden insan başkasından bilgiyi olduğu gibi alıp kullanma yöntemini de kullanır. Kendi öğrendiklerine tecrübe denirken başkasından aldığına nakil deriz. Beyin için her ikisi de bilgidir. Ancak kendi tecrübesi sebep ve sonuçları ile birlikte bir ağ örüntüsü iken, nakil ile alınan bilgi sadece bir bağlantıdır. 

İnsanın sayı sayma hastalığı bu noktada da devreye girer. Herhangi bir bilgi için taraftar sayısı ne kadar çok ise sağlamlık, geçerlilik ve doğruluğu da o kadar kabul edilir. Yani beyin hem kısa yolu hem de tabiri caizse otobanı bulmuş olur. 

Bugün BİZ dendiğinde herkes ve her şey değil de bir grup algılandığı için beynimiz BİZ'in değerini algılamak için "Biz kaç kişiyiz?" sorusunu sormaktadır. Çünkü kaç kişi olunduğu gücü temsil etmektedir. Hatta birlik sözcüğü bile bu sayılı kişilerin ortak çıkarlarını tarif etmek için kullanılmaktadır. Kimlik ayrımını tanımlamak için biz denmesi çok yadırganmasa bile, sayılı kişilerin kendilerine "Birlik" demesi bence yanlıştır. 

Bu yanılgı dini kültürümüzde de kendini göstermektedir. Örneğin "Allah Bir" ifadesi "bir tane Allah var" şeklinde algılanmaktadır. Kuran'da bir çok yerdeki "Biz" kavramı ise sayılı bir grup olarak anlaşıldığından ontolojik (varlık) bir tanrı ve onun melekleri olarak algılanmaktadır. İslamda çok tanrıcılığın önü kesin bir dille kapatıldığı için ortaklık (şirk), tanrılık katmanında değil onun güçleri üzerinden yapılmaya çalışılmaktadır. Bana göre bunun temel nedeni yukarıda ifade edilen yanılgımız dır. Şöyle düşünün; "Ben birim, Allah ta bir". Şimdi bu cümlede iki taraf arasında bir eşitlik var mı? Elbette ürkütücü bir soru. Eşitlik yok olamaz da, ancak denklemde büyüklük ya da küçüklük ifadesi de yok. Burada eşitlik olamayacağı çok açık bir şekilde görüldüğünden, halkı kandırmak isteyen bilgi sahipleri Allah'ı erişilemez yüksek bir noktaya kendilerini de onun altında sözde küçük ancak diğer insanlardan büyük noktalara yerleştirerek denkleme küçüktür işareti ekliyorlar. Evet ben birim, benden bir tane daha yok ancak ben benim gibiler içerisinde sadece 1'im. Allah'ın birliği ise kendisi gibiler içerisinde eşsiz 1 tane olması değildir. Tek olması ve başka bir şeyin olmamasıdır. Bu anlamda ayetlerde geçen Biz sözcüğü herkes ve her şeyi içine alan tektir. 

O zaman "Biz kaç kişiyiz?" sorusuna verilecek cevap her zaman BİR'dir. Böylece sayı sayarak gücün toplanmasının önüne geçerek herkesi bir sayarak yayılmasını sağlayabiliriz. Herkese yayılması demek eşitlik ve adalet demektir. Eşitlik ve adaletin olduğu bir yerde küçüklük ve büyüklük olmaz, yarış olmaz, biriktirme hırsı olmaz. 

"Biz, Biriz" dediğimizde iki şey söylemiş oluyoruz, birincisi "Biz hepimiz eşitiz" ikincisi ise "Birey olarak ben de Biz'im". Yani bu bütünü tamamlayanım. İşte bunu ifade etmek için de "Biz, Bir ve Bütünüz" diyoruz. Çünkü benim senin yani birlerin eşitliği farklı olmadığımız anlamına gelmez. Bizi oluşturan tüm bireyler farklıdır. Zaten sırf bu yüzden bile saymak doğru bir yaklaşım değildir. Bilirsiniz elmalar ile armutlar toplanmaz. 

İnsan henüz doğmadan önce bile farklıdır. Aynı annenin baktığı, aynı şeyleri yiyen, aynı eğitimi alan insanlar bile farklıdır. Eşitlik bu ikisine aynı şeyi vermek değildir. Eşitlik bu farklılıklara aynı değeri vermektir. Birini diğerinden üstün görmemektir. Farklılıkları törpülemek değil, ortaya çıkararak bütünü oluşturabilmektir. Eşitlik 100 kiloluk bir adamla 40 kiloluk bir kadına yarımşar ekmek vermek değildir. İkisine de ihtiyacı kadar vermektir. Adalet ise sadece bir ekmeğiniz var ise ikisine adil bir şekilde bölüştürmektir. 100 kiloluk adam işime daha çok yarar diyerek bir hesap yapıp ekmeği ona vermek adalet değildir. 

Bu anlamda "Bütün", bizim tasarımımız (tasavvur) değildir. Yani hayalimizde canlandıracağımız bir dünyanın yapı taşlarına karar vererek şekillendirmeye çalışmak bizim işimiz değildir. Bu zaten yapılmış ya da yapılmaktadır. Tarihte toplum yaratmaya çalışmış birçok lider olmuştur, hala da olmaktadır. Bunların tamamı ya başarısız olmuş ya da kurdukları birlikler kısa sürede yıkılmıştır. Görece olarak uzun sürenler de bunu halkının üstünde baskı kurarak yapmaya çalışmıştır. 

Bütünlük var olanı kabul etmek, bu bütünü oluşturan her bir bireyin onuruna değer vererek farklılıkları ile birlikte önce bağımsız sonra ise birbirine bağlı bireyler haline getirmeyi hedeflemektir. Daha doğrusu tasarım zaten böyledir, bunu engelleyen seçimleri ortadan kaldırmak hedef olmalıdır. 

O halde tekrarlayalım. Biz, Bir ve Bütünüz...