Ana Sayfa

4 Ekim 2013 Cuma

Kurban Kesmek

Merhaba,

Kurban bayramının yaklaştığı bu günlerde bu meseleye değinmeden geçemeyeceğiz. Kiminin kurbanlık hayvan telaşına, kiminin tatil telaşına, kiminin ise zaten süregelen hayat telaşına düştüğü şu günlerde kurban, evde, işte, camide gündemin ilk sıralarında.

Ülkemizde kurban kesmek önemli bir ibadet olarak sayılmakta ve yoğun olarak uygulanmaktadır. Kurbanın nitelikleri, uygulama ve dağıtma şekli, derisinin nasıl değerlendirileceği ile ilgili zaten bir çok tartışma yapılmaktadır. İnanan insan bu ibadeti de istediği şekilde yerine getirebilir. Ancak bilinmelidir ki kurban ibadeti İslamiyetten önce de vardı, sonrasında bir çok inanışta da devam etmektedir. Müslüman olmasına rağmen kurbana bizim kadar önem vermeyen bir çok millet de vardır. Her durumda hem Hac-37 hem de Maide-27 ayetlerinde olduğu gibi kurbanın kabul edilmesi şartı takvadır. 

İnsanın iç görüsü ile ölçüp tartarak değerlendirmesine vicdan, bu değerlendirmeye göre sakınmasına ve korunmasına ise takva denir. Yani kurbanınızın kabul edilmesi için vicdan sahibi olmanız ve hayatınızı bu vicdan duygusu ile şekillendiriyor olmanız gerekmektedir. Bugünün en belirgin inanışı ile din ile dünyayı ayırarak, dünya nimetleri için çalışıyor (şan, şöhret, para, güç, iktidar...), din için de bir hayvan boğazlayarak kendinizi rahatlatıyorsanız sizi kendi vicdanınıza bırakıyorum. 

Boğazlamak kelimesini özellikle seçtim. Bu kelimeyi yapılan ibadeti aşağılamak için seçtiğimi zannetmeyin. Çünkü kurban kelimesi hayvan kesmek-boğazlamak anlamına gelmez. Hayvan boğazlamak kurban ibadetini yerine getirmenin bir şeklidir sadece. Takva sahibi olduğunuz müddetçe kurban için hayvan kesmenize de itiraz edecek değilim. 

Günlük hayatımızda kurban kelimesi çok kullanılmasına rağmen sanırım anlamı çok az bilinir. Kurbanın sözcük anlamı yakınlaşma demektir. Örneğin akraba-yakınlar bu kökten gelen bir sözcüktür. O zaman yakınlığın kabul edilmesi için takva sahibi olmak daha net anlaşılabilir. Yani bir insan adil bir şekilde değerlendirerek herkese hak ettiğini verdiğinde ve bunu yaparken adalet ve eşitlikten, gönül kırmaktan, zulmetmekten, büyüklenmekten, karşılığını beklemekten korunup sakındığında yakınlığı kabul edilir. Aksi taktirde verdiği şey yakınlık sağlamaz. Sadece aradaki sınıf ayrımını kuvvetlendirir. 

Belki de asıl mesele dilimize yerleşmiş olan "kurban kesmek" söyleminin gönlümüze de yerleşmiş olmasıdır. Yani kurbanın asıl amacı yakınlık sağlamak, yaklaşmak iken "Yakınlığı kesmek" halini almıştır. Nasıl mı?

Ülkemizde her geçen yıl kurbanlık hayvan fiyatları artmakta, alım gücü ise düşmektedir. Kurban ibadetine bu kadar önem verilen bu topraklarda hayvancılık ise zayıflatılmakta ve zengin uğraşı haline getirilmektedir. Bizim yararımıza zannettiğimiz bir çok standart, yanlış uygulanan destekleme sistemi, kurban dönemindeki artan kesime göre hayvan üretim politikalarının belirlenememesi gibi bir çok şey neden olarak sayılabilir. Artan fiyatlara rağmen bir aile için kurban kesebilmek aynı zamanda statü göstergesidir. Çevresinden et kabul eder duruma gelmek ise acizliktir. Bu nedenle hemen her yıl borç ile kurban, kredi kartı ile kurban tartışmaları yapılmaktadır. Borcu olan bir insanın yakınları ona yardım etmiyorsa, üstüne üstlük statü göstergesi olduğu için bir yarışa giriyorsa bu "Yakınlığı Kesmek"ten kaynaklanmaktadır. 

Kurban kesen bir çok kimsenin et dağıtımda, ihtiyacı göz önünde bulundurmadan yaptığı taksim sınıf ayrımcılığıdır. Bu bazen küçük görmek bazen büyük görmek şeklinde olabilir. Her durumda sınıf ayrımcılığı yakınlık kurmak değil birbirinden uzaklaşmak anlamına gelir. Örneğin etin daha kötü yerlerini dağıtıyor, ya da iyi yerlerini görece olarak üstün olan kişilere dağıtıyor olabilirsiniz. Sizin o sıradaki hislerinizin karşılığı verdiğiniz kişide de yaşanacaktır. Bu durumda o sizden, siz de ondan uzaklaşmış yani "Yakınlığı Kesmiş" olursunuz. 

Bayram kelimesi "Büyük kutlama, eğlence" anlamına gelir.  Belirli olaylardan, özellikle sıkıntılı süreçlerden sonra yapıldığı gibi bu süreçlerin yıl dönümlerinde de anmak için bayramlar yapılır. Kök olarak değerlendirdiğimizde ise varlıklı, mutlu, üstün ve etkili olmaktır.Yani bayramı yapabilmek için bu dört şeyin en az birisinin olması gerekir. Şimdi düşünün, kurban bayramı size bunlardan hangisini hatırlatıyor. Kurbanlık hayvan, bayram kıyafeti ve ikramlar için yapılan harcamalar acaba herkesin eğlenmesini sağlıyor mu? Yakınlara yapılacak olan ziyaretler bir eğlence mi, yoksa yük mü? 

Günümüz Türkiye'sinde bir çok kişi temel ihtiyaçlarını ve ihtiraslarını karşılamak için sadece çalışmak zorundadır. Evet! sadece çalışmak zorundadır. Çünkü çalışma dışında yapacağı her faaliyet masraf ve borç hanesine yazılacağından bunlara zaman ayıramaz. Yani bugün işçi, memur, esnaf olan hemen herkes modern kölelerdir. Bayram, bu kölelerin bir çoğunun resmi olarak çalışmaktan kurtulduğu dönemdir. Yani dinlenmek için fırsattır. Yukarıda büyük kutlama, eğlence dediğimiz olguya sanırım bir sebep bulamamıştınız. Ama tatil dediğimizde eminim hepiniz durumu anlamıştır. Varlıklı, mutlu, üstün ve etkili olmadığımız bir dinlence günüdür bayramlar. Sahiplerimizin bize verdiği bir ödül. Hoş! onu alamayan da çok ama. Şimdi bir düşünün, dinlenmek için size ayrılan zamanda, görev haline gelmiş akraba ziyaretleri yakınlığı ne kadar sağlar. Bayram ziyaretlerinin kısa sürmesi bu sebeple olabilir mi? Son zamanlarda en azından varlığı olan bir kesimin bayramlarda tatile gitmesinin nedeni yaşanan şeyin bayram değil de gerçekten tatil olması sebebi ile olabilir mi?

"Kurbanın gözü yaşlı olur" derler. Bu cümleyi kırk yıldır duyar ve söylerim. Ancak bugün üzerinde biraz düşününce gözündeki yaşın, yakınlık kurulamamış akrabalıklardan ortaya çıkan yalnız insanların hüznü ile ıslanmış gözleri olduğunu düşündüm. Gözü yaşlı akrabalarım varken, benim gözüm yaşarmadan kestiğim kurbanı Allah kabul eder mi? Ne dersiniz?

20 Eylül 2013 Cuma

Allah Taş Yapar

Merhaba, 


Şükürler olsun ki oğlum soru soracak yaşa geldi.  "Baba mu (bu) ne?" ile başlayan sonu gelmeyen sorular, bazen bunaltsa da cevaplaması şimdilik kolay. Şimdilik şeylerin isimlerini öğrenmeye çalışıyor, onlar ile ilgi kuruyor, okumaya çalışıyor. Tabi bu "Ne?" sorusunu zamanla nasıl, nereden, ne zaman, neden ve kim soruları alacak. 

O günleri hatırlamıyorum, ancak ailemin söylediğine göre ben de çok soru soran bir çocukmuşum. 5 yaşından öncesini hatırlamamam gayet normal, ancak benim asıl hatırlayamadığım; "soru sormayı ne zaman bıraktığım?".
"Ne?" cevaplaması en kolay sorulardan biri gibi görünmesine rağmen, diğer soruları sormadığımız zaman aldığımız cevaplar, belki de en yanıltıcı cevaplardır. Çünkü o zaman kavradığımızı sandığımız şey bir görüngüden başka bir şey değildir. Bir fotoğraf karesi, bir zan ya da sanı. Her ne kadar nasıl, nereden ve ne zaman sorularının da belirli cevapları var gibi gelse de onların da akıbetleri ne sorusu gibidir. Bilgiyi, tecrübeyi artırır düşünmeyi, üretmeyi sağlar şüphesiz ama anlam katmaz. Asıl soru kim ve neden sorularıdır. 

Tekrar soru sorabilmeye başladığımdan beri en çok bu iki soruda takıldım. Bu iki soruya hayatımızdaki verdiğimiz tüm cevaplar kaçamak cevaplardır. Belki küçükken bu soruları sorduğumda aldığım kaçamak cevapları, çocuk ruhumun temizliği ile sezdiğimden pes etmişim, cevapların bittiği yerde soru sormayı da bırakmışımdır. 

Oğlumun soru sormayı bırakmasını istemiyorum. Bütün cevapları ben veremem bunun farkındayım. Ama bu durumda en azından arayışa devam etmesini engellememem hatta desteklemem gerekir. Bunun için de kaçamak cevaplar ile hedefi saptırmak, cahilliğimin üstünü örtmeye çalışmak niyetinde değilim. 

İlgi ya da eylem alanımda olmayan soruların tamamında bunu yapmak çok kolay. Konunun uzmanı bir kaynağı gösterir, ilgilendiği noktada ilerlemesi için ona destek olabilirim. Peki, ilgi ve eylem alanımda olmasına rağmen cevabını benim bilmediğim sorularda ne yapacağım? Bu durumda geldiğim noktaya kadar onu taşıyabilmeli ve sonra yola devam edebilmesi için cesaretlendirmeliyim. Söylemesi çok kolay oldu. İyi de, ya devam etmeme sebebim benim korkularım ise!

Kitap yazmış ünlü bir kişisel gelişimci profesörün seminerinde "Bizi şekillendiren şey nedir?" sorusuna korkularımızdır cevabını vermiştim. Bunu hayvan korkusu, tehlikeli durum korkusu gibi korkular ile karıştırarak beni haklı bulmamıştı. Bunlar olmadığını söyledim ancak üstüme gelen o kadar büyüklük simgesi ve taraftarı fazla sözler karşısında ezildiğim için devam edemedim.

Şimdi devam edeyim. İnsan tıpkı bir sıvı gibi, içine girdiği kabın şeklini alıyor. Yere dökülmeyi göze alamıyorsa da taşamıyor. Hal bu ki taşacağı nokta bardağın sınırının olmadığı tek yer. Yani, onun taşmasını engelleyen tek şey yine kendisi. Aldığı kalıp, düzenli ve emniyetli gibi gelse de onu sınırlandıran yolundan alıkoyan sahte bir kalıp. Eğer taşabilse, gerçek şeklini yani akıcılığını sağlayabilecek. 

Neyse, konuyu fazla dağıtmayayım. Bu kadar lafı yazmam 15-20 dakika değil 40 yıl sürdü. Anlatmak ta o kadar sürmez inşallah?

Küçükken aldığım kaçamak cevaplardan en önemlisi de Allah hakkında olanlardır. Sanırım bu konuda soru sormaktan vazgeçtiğimden beri, kaçamak cevapların beni soktuğu kalıba da iyice alışmışım. Tekrar soru sormak, taşmak bana korku veriyor. Bir din adamı(!) diyor ki; Çocuklara "Allah taş yapar", "Allah yakar" gibi cevaplar vermeyin. Korku oluşturarak cevap vermek Allah'ı yanlış tanımalarına neden oluyor. Bunun yerine Allah'ı sevgi ve merhametin kaynağı bir varlık olarak anlatın.

Önce korku kısmı dikkatimi çekti, acaba benim korkum da buradan mı kaynaklanıyor? Sonra düşündüm, hayır! dedim. Çünkü bana Allah'ı sevmeyi öğretmişlerdi, çok iyi hatırlıyorum. Belki de bu yüzden O'ndan çok şey beklemiş ümit etmiştim yıllarca. Yani beni O'ndan uzaklaştıran korkum değil, kırgınlığımdı ve belki de buna bağlı kızgınlığım. Beklememeyi öğrenmek için 40 yıl bekledim. 

Küçük bir çocuk Allah'ı niye sorar? O'nu aradığı için mi? Belki kendi başına bırakılsa ve Allah'ı arasa daha kolay bulabilecek. Önce yıldıza bakacak bu diyecek, sonra ayın ışığı yıldızı örtecek işte bu diyecek, sonra güneş doğacak, ama onun da bir batışı olacak. O zaman anlayacak dışında değil de içinde arayacağını. Sorması biraz zaman alacak belki ama bulması en fazla bir gün sürecek anlayacağınız. 

Ama bugün öyle mi ya! Kendi aramadan biz ona söylüyoruz. Böyle olunca da sormaya başlayabilmek için önce putları kırması gerekiyor. Kaç kişinin gücü yeter ki buna? Hele balta da bize tanıttıkları Allah'ın boynunda iken. Kaç kişinin dönmeye gücü yeter İbrahim gibi, inandıklarından. 

Sanırım aradığından değil de duyduklarından ya da gördüklerinden dolayı soracak. Kim bu Allah, kim size bunları yaptıran, ibadet ettiğiniz kim? Ben daha kendi putlarımı kırıp, kendime soramadım ki bu soruyu. Oğluma ne diyeyim şimdi? Kaçamak cevaplar versem, samimiyetsizliğimi anlayacağından eminim. Çünkü daha önceden benim ona söylediğim yalanları o da bana söylüyor. Korkutsam da , sevdirsem de elle tutulur bir şey vermem lazım ona. 

Peki, henüz aramadığı sadece merak ettiği bir şeyi ona somut olarak veremiyorsam soyut olarak nasıl anlatırım. Soyut olan her şey kavramdır. Yani öğrenmesi için kavraması, çepeçevre sarması gerekir. Bu sarmalama bilgi ile olabilir. Bir kavramın sadece tanımını öğrenmek onu kavramak anlamına gelmez, sadece isimlendirmek anlamına gelir. Bu durumda benim ona anlatacaklarım sadece bir isim olacaktır. 

İsim demişken yine başa döndük anlayacağınız. Oğlumun bana ilk sorduğu soru nesnelerin isimleriydi, kim diye sorduğunda da ona söyleyebileceğim yine isimler olacak. Demek doğru yoldayım ki tekrar geri dönebiliyorum. 

İsimler, isimler... İnsan yaratıldıktan sonra Adem'leşme sürecinde de ilk öğrendiği isimler değil miydi? Hani şu kendisine secde edilmesine neden olan bilgi. (Bakara-31) Ya da o isimlere aykırı tutum sergileyenlerin cezalandırılacağı bilgi. (Araf-180)

O zaman oğluma isimleri öğretmeli ve iki şeyi göstermem gerekir. İsimleri öğrenenlerin kendisine secde edilmesine neden olacak olan Adem'leşme süreçlerini ve isimleri öğrenmelerine rağmen gereğini yapmadıkları zaman düştükleri durumu, aldıkları cezayı. 

Tamam şimdi biraz rahatladım. Çünkü, çok sevdiğim ve her şeye gücü yeten sevgi ve merhameti bol bir Allah algısı, gözümle gördüğüm kötülükleri açıklamaya yetmiyordu. Korkutan ve cezalandırıcı bir Allah algısı da benim bir birey olmama, Adem'leşmeme engel oluyor ve çevremde benden büyük olan her şeye tapınmama onlardan bir şeyler istememe neden oluyordu. 

Biraz somutlarsak; Sokakta tiner koklayan bir çocuk onun cezası, benim yatağımda uyumam adam olduğumun göstergesi değildir. O çocuk oradayken kapım açık uyuyabiliyor muyum? Bu da yetmez o çocuğu yanımdaki yatakta yatırabiliyor muyum? Hatta yatağımı ve odamı ona verebiliyor muyum? 

Hayır mı? O zaman isimleri öğrenmeye devam. Sen kime kimi anlatıyorsun?

17 Eylül 2013 Salı

Türk! Övün, Çalış, Güven.

Merhaba,

Başlığa Mustafa Kemal'in kısa ve etkili sözünü (veciz) koyarak başladık. Bu sözle ilgili bir çok tartışma yapılmış olması bile çok etkili olduğunun göstergesidir. Öncelikle görebildiğimiz kadarı ile tartışma yapılmayan bölümlerinden başlayarak konuya giriş yapalım isterseniz. 

Resimdeki gibi birçok yerde "Öğün"  şeklinde geçen kelimenin Türk Dil Kurumu (TDK) sözlüğüne göre doğru yazımı "Övün" şeklindedir. Ancak bizim tartışacağımız konu bu değil. Yine TDK sözlüğüne göre övmek "Birinin veya bir şeyin iyiliklerini, üstünlüklerini söyleyerek değerini yüceltmek, methetmek, sena etmek, yermek karşıtı" şeklinde açıklanmış. Sözün geneline baktığımızda "övün" sözcüğünden, birisini övün emri değil "övünün", yani kendiniz övünün anlamı çıkar. Yoksa devamında "...çalışın, güvenin" şeklinde sürmesi gerekirdi. Söz, genele söylenmiş olsa da bir kişiyi yani okuyanı-duyanı hedef almaktadır. Bu sözün muhatabı "Türk" olandır (özellikle hissedendir demedim). Dolayısı ile söylenen kişiye, genel yanlış kanaat olan "Türklüğünden dolayı övünmesi" değil sadece övünmesi gerektiği söylenmiştir. Benzer bir şekilde sözün devamında da muhatabın çalışması ve güvenmesi emir kipinde söylenmiştir. Övün sözcüğüne geri döneceğiz. 

Genel kafa yapımız itibari ile hiyerarşi sistemine ve bu sistemdeki köleliğe-işçiliğe alışık olduğumuz için "Çalış" emri neredeyse hiç tartışma yapılmadan yerine getirilmektedir veya reddedilerek sonuçlarına (açlık-sefalet) katlanılmaktadır. İsyanın istenmediği, sabretmemizin istendiği bir sistemde ihtiyaçlarımızı karşılamak için yapabileceğimiz tek şey çalışmaktır. Her ne kadar sistem, yalan, dolan ve şans gibi faktörler ile başkasının hakkını yeme imkanını verse de çalışmaktan kastın bu olmadığını anlayabiliyoruz. Bu yüzden yarıştırılmak sureti ile kısıtlı bir imkâna başkalarından önce ulaşarak doyum sağlamanın genel adı da çalışarak başarı kazanmak olarak anlatılmaktadır. Yani birçok kişi emrin/tavsiyenin en azından bu kısmını yerine getirdiğini düşünmekte. 

Türklüğü ile övünen, yarışarak elde ettiği başarı(!) ile doyuma ulaşan halka bir de "Güven" denmektedir. Sözün yapısı itibari ile baktığımızda bu da bir emir sözcüğüdür. Kime yada neye güveneceğiz. Türklüğümüze güveneceğiz desem, yalnızca bu kimliğimizi ön plana çıkararak kuracağımız devlet, ordu, dil gibi bütün unsurlar korumacı yaklaşımlar olduğu için güveni değil güvenlik ihtiyacını yani güvenin olmadığını gösterir. Çalışmamıza desem, sağlık sigortası, emeklilik sigortası, banka mevduatı, çocuklarımızı yarış atı gibi yetiştirmemiz, site güvenliği, kapı kilidi, biriktirdiklerimiz... hepsi güven içerisinde olmadığımızın bugünden ve yarınlarımızdan endişe ettiğimizin göstergesidir. Devletimize güvenme noktasında da durum benzerdir. Politikacılar, bürokratlar, teknokratlar, patronlar, din adamları, askerler, hakimler, polisler... hangisine güven noktasındayız. 

Kısaca bu dört sözcüklü sözde tek bildiğimiz Türk sözcüğü, o da üzerinde en çok tartışılan ve son günlerde en çok kötülenen sözcük. Kendisini Türk olarak tarif edenler de ne kadar Türk ırkına aitler belli değil. İsterseniz kavramları bir başka göz ile okuyarak sözün genel yapısı itibari ile bizce neyi anlatmak istediğine tekrar dönelim. 

Mustafa Kemal adından sonra peygamberimizden ya da İslam'dan söz etmek birçok kişinin hiç hoşuna gitmiyor biliyorum. Ancak biz bu toprakların hamurundan olduğumuz için özümüzü inkar edecek değiliz. Bu yüzden din açısından da yanlış bilinen kavramlar ile devam edeceğiz. 

"Elhamdülillah" sözünü hepimiz biliriz. Anlam olarak ise "Allah'a hamd olsun" ya da "Allah'a şükür" olarak bilinir. Aslında anlamı "Hamd Allah'adır/Allah'ındır" demektir. Bilinen anlamda bizde olan bir şeyi (hamd'i) vermek/yapmak olarak algılanırken gerçek anlamda hamd'in tek sahibinin Allah olduğu vurgusu vardır. Yani Allah'tan başkasına hamd edilemez ya da Allah'tan başkası hamd'in sahibi olamaz/kabul edemez. Bu ayrım çok önemlidir ve buraya kadar dinen de sanırım bir sorun yok gibi görünmektedir. 

Peki! "hamd" nedir? İşte can alıcı ve üzerinde kitaplar yazılacak konu budur. Hamd çokça sanıldığı gibi şükür değil ÖVGÜ demektir. İsteyen Ahmet, Hamit, Mahmut gibi türemiş sözcüklerin anlamlarına da bakarak kontrol edebilir. Yani "övün" emri  "hamd et" şeklinde çevrilebilir. 

İbadet sözcüğünü de hepimiz biliriz değil mi? Namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek, hacca gitmek hatta mevlüt okutmak (okumak değil) bile ibadet olarak bilinir. Bunlar ibadettir denmesine itiraz ettiğim yok, ancak ibadet bunlardır demek  tanımı küçük bir kalıba sokmaktır, küçültmektir. Çünkü ibadet, kelime anlamı olarak "yapmak, meydana getirmek, ortaya çıkarmak, çalışmak, üretmek" (İ.Eliaçık) demektir. Yani "çalış" emri "ibadet et" şeklinde çevrilebilir. 

Halk arasında kullanımı yanlış ta olsa sonradan Müslüman olmuş ya da Müslüman olarak doğmuş olsa bile sonradan dini kurallar ile sıkı bağ kurmuş insanlara "İman etmiş" denir. Peygamberimize henüz tebliğ görevi verilmeden önce bile "el emin" denirmiş. Emin ismini biz de kullanırız bilirsiniz. Hava alanlarında, garlarda emanet dolapları vardır. Askere giderken, yolculuğa giderken geçici süre ile bile olsa sevdiklerimizi, eşyalarımızı birilerine emanet ederiz. Dostumuzdan emin olur sırrımızı söyleriz. Görüldüğü gibi, iman etmek yani emin olmak güvenmektir. Yani "güven" emri "iman et" şeklinde çevrilebilir. 

Türk! Hamd et, İbadet et, İman et.

Allah, en azından bizim algılarımız ile fiziksel bir varlık olmadığı için, Allah için yapılan her şey aslında toplum için yapılmış demektir. Cumhuriyetin kurulduğu dönemi kafanızda canlandırın, toprakların çoğu kaybedilmiş geri kalanı da kaybedilmek üzere. Eski harita üzerinde yaşayan herkes Devlet'i Ali ya da Osmanlı tebası iken, çoğu ben Rum'um, Ermeni'yim, Arap'ım... diyerek kendini ayırmış. O günün şartlarında Türklük ırkın değil birlikte olabilmenin bir simgesiymiş. Bu şartlarda ortaya çıkan birisi bu birliğe hitap ederken ne diyecekti?
Elbette ki İslam sadece Araplara hitap etmediği için kavim ya da ırk belirtmemiştir. Ancak peygamberimizin bazı hutbeleri incelendiğinde onlara hitap ettiği de görülebilir. Devlet kurulduktan sonra bazı anlaşmalarda bu isimlerin kullanıldığı görülebilir. 

Mustafa Kemal bir din getirmemiştir. Hitap ettiği kesimin tamamı bilinenin aksine aynı dinden değildir. Aynı dinden olanlar bile yüzlerce farklı fikirden oluşmaktadır. Bu yönden bakıldığında peygamberimizin devlet kurduktan sonraki söylemleri incelenmelidir. Peygamberimiz, Yahudi ve Hristiyanları kendi inançları ile kabul etmiştir. Bu onların inançlarını kabul ettiği anlamına gelmez. Ancak aynı bölgede birlikte yaşayacaklarsa onları da kabul etmek zorundaydı. Zaten öyle de olmuştur. Eski sistem tamamen değişmiş ancak bu sisteme uygun yaşadığı surece kimsenin dinine/yaşam tarzına dokunulmamıştır. 

O zaman bu sözü bir kez daha okuyalım mı?

(Türk!) Benim hitap ettiğim bu toplumdaki bu birlikteki ve kendini bu birlikte hisseden insanlar! (Övün) Bu topraklardaki her şeyin, bağımsızlığın, yaşama hakkının, hükmün, sahipliğin, özgürlüğün yine bu topraklardaki topluma ait olduğunu, bundan dolayı övülecek, teşekkür edilecek olanın yine bu toplum olduğunu bil. Yabancı unsurların mandası altında olmaktan, birilerinin kulu ve kölesi olmaktan beklenti içerisinde olma. (Çalış) Bu birliği tesis etmek, korumak, kollamak, geçimini bağımsız bir şekilde bu topraklardan elde etmek için çaba göster. Kendi ailen ve geleceğin için çalış. Bir başkasına ibadet etme. Başkası için çalışıp değer üreterek kendini köle durumuna düşürme. (Güven) Böyle bir çalışma ile ortaya çıkacak olan topluma güven. Böyle bir toplumdan endişe etme. Emin ol ki sadece bu toplumun değerlerini yüceltmek için çalışırsan, bu toplum da senin geleceğini güvence altına alacaktır. 

13 Eylül 2013 Cuma

İsyan ve Sabır

Merhaba

Başlığa bakınca iki zıt kavramdan bahsedeceğim düşünülebilir. Çünkü klasik söylemde sabır ses çıkarmadan zorlukların geçmesini beklemek, isyan ise mevcut düzene karşı çıkmak ve düzeni bozmak olarak bilinir. Hal bu ki ikisi de yanlıştır.

Sabır, doğru bildiğin yolda yürürken karşılaştığın zorluklar karşısında direnmektir. İsyan ise, başını kaldırarak kendini göstermek ve gücünü eline geri alabilmektir. İsyan eden bir insan doğruyu göreceği için bu doğru yolda yürümeye başlar, bu sırada karşılaştığı zorluklar karşısında ise isyanında sabreder.

Birbirini tamamlayan iki sözcük nasıl olmuşta iki zıt kavram haline getirilmiş anlamak mümkün değil. Bugün bizden sabretmemizi isteyenler aslında katlanmamızı istiyorlar. Yani "başınızı önünüze eğin ve koyun gibi ne diyorsak onu yapın". İsyan etmemizin önüne geçmek için ise mevcut sistemin dışında yaşayamayacağımız düşüncesini pompalıyorlar. İsyanı, bir kargaşa (anarşi) ve bozgunculuk hatta silahlı eylem olarak gösteriyorlar.

Birincisi, isyan kelimesi gücün kendi eline alınmasını ifade ediyor olsa da bu güç bir başkasının gücünden üstün bir güç değildir. Yani silah isyanın bir parçası kesinlikle değildir. Silah, savaşın parçasıdır. Gerçek isyan, önce fark etmek, sonra itiraz etmek, sonra düzeltmektir. İşte bunlar yapılırken, alışık olduğumuz düzenin elbette ki dışına çıkılacağından bir çok zorluklar ile karşılaşılacaktır. İşte bu zorluklar ve zorbalıklara direnmek sabırdır. Sabrın sonu selamettir-güvendir. Bu günkü düzene sabretmek size güven veriyor mu?

İkincisi, isyan bozgunculuk değildir. Mevcut düzen, zalimin ve zorbanın kurduğu düzendir. Adı üstünde bu bir düzen, yani kurgudur, gerçek değildir. İsyan, gerçeğin üstünü örten bu sahte düzeni ortadan kaldırmaktır. Yapılan şey bozgun değil, temizliktir. Temizlik imandandır-emin olmaktır. Bu günkü düzenden emin misiniz?

Üçüncüsü, isyan kargaşa (anarşi) değildir. Her zaman aynı yere koyduğunuz bir aletin bile yerini değiştirdiğinizde alışıncaya kadar bir kargaşa yaşarsınız. Eğer onu sizden başkası da kullanıyorsa, bulamadığında sıkıntı yaşanır. Mevcut düzen ortadan kalkınca da öğrenme süresince bir karışıklık yaşanır. Ancak, ortaya çıkan şey gerçek ise bunun için klasik eğitime değil akıl yürütmeye ihtiyaç olacağından herkes bu kargaşadan kendi kendine kurtulabilir. Aklını işletmeyenlerin üzerine pislik yağar.

O zaman isyan, öncelikle başını kaldırmaktır, kaldırabilmektir. Eğer başınızı kaldırabilirseniz çevrenizde dönen düzenin farkına varabilirsiniz. Başınızı öne eğerek "Hayır!" denmez. Düzenin farkına vardığınızda buna gücünüz ölçüsünde karşı çıkarsınız. Hiç bir şey yapamıyorsanız en azından destek olmazsınız. Yani gönlünüz ile karşı çıkarsınız. 

Eğer doğru bildiğin yolda yürüyebiliyorsan bu önderliktir. Doğru yolda yürüyenlerle birlikte oluyor ve onlara destek oluyorsan bu imandır. Doğruya yönelmiş ancak yeterli güce sahip değilsen inançtır. 

İnançlı bir insandan beklenen kendini geliştirip bireyleşerek iman sahibi olmasıdır. İman sahiplerinden beklenen ise önderlik yapmasıdır. Önderlik yapanlardan beklenen ise herkese eşit ve hak ile davranmasıdır. Yani bu sistem bir hiyerarşi değil, aynı düzlemde cereyan eden bir döngüdür. Tanrılaşan yada tanrılaştırılan önderler başlangıçtaki isyan olumlu bile olsa isyanın donmasına neden olur ve ilerleyemez. Dolayısı ile yola doğru çıkılmış bile olsa doğru devam edilmemiş olur. 

Yani isyanın sürekli olması gerekir. Yani toplumu oluşturan her bireyin sürekli olarak başını kaldırması, doğru yolu araması, doğru yola yönelmesi ve bu yolda olanlara destek olması gerekir. İlahi desteğe sahip en doğru önderler bile (peygamberimiz) ölümlüdür. Sürekli önderlik söz konusu değildir. Bu yüzden önderlik ve öndere destek olmak toplumdaki tüm bireylerin görevidir. Klasik manadaki sabır-bekleyiş bu isyanı yok eden ve ilerlemeyi durduran bir bekleyiştir. Bu manada önder-kurtarıcı-mesih-mehdi beklenmez, olunur. Mesih kelimesini bu beklentide olanların da sorgulaması için yazdım. Yoksa bende klasik mesih-mehdi inancı kesinlikle yoktur. Bu iddiayı dile getiren istisnasız hiç kimseye de inanmam. İslamda bekleyiş değil, hareket ve destekleşmek (salât) vardır. 

Resim için not: 
Yazı: T.C. Yakutiye Kaymakamlığı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı Başkanlığı
Konu: Kömür kuyruğunda sabırla bekleyen vatandaşlar. 
Ders: Düzenli dağıtım için, kargaşa-anarşi-isyan çıkarmayınız. 

Lütfen kurumun adını dikkatlice bir kez daha okuyun. "Başkanlık" var, yani bir hiyerarşi oluşturulmuş. "Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı"ndan kasıt 3294 sayılı kanun ile kurulan fondan yararlanan yine devlet denetimindeki vakıf. Amacı fakru zaruret içerisindeki vatandaşlara yardım etmek. Ancak bunun için devlet vakıf kurarak mevcut örgütlenmesinin dışında bir örgütlenme kuruyor. Dikkat edilecek nokta ise bu fona para aktarımı ve fonun nerede toplandığı hususlarıdır. "Kaymakamlık" yine yönetim hiyerarşisi içerisinde bir kademe. Son olarak da T.C. yani Türkiye Cumhuriyeti, koskoca bir devlet. Merak ediyorum, koskoca devlet, kendi örgütlenmesi içerisinde olan bir birimine, bir bankada topladığı fonun dağıtımı için vakıf kurdurup da, bu vakfın örgütlenmesi için başkanlık oluşturmasaydı, kömür dağıtımına ihtiyaç kalır mıydı? 

Merak ediyorum, kömür, makarna, ekmek, erzak dağıtımında halkın oluşturduğu kargaşaya mı kızmak daha doğru, yoksa bu sırada sabırla bekleyenlere mi?

9 Eylül 2013 Pazartesi

Biz, Barış İstemiyoruz.

Merhaba,


Bugünlerde yine savaş tamtamları çalmaya başladı. Aslına bakarsanız savaş hep var da, son günlerde istenen savaş, celladın ölüm cezasının uygulanma isteğidir. Çünkü birileri savaşı zaten yaptı, kazanan ve kaybedeni belirledi. Kazananlar cezayı da belirledi. İnsan öldürmeyi, tanrısının gözüne girmek için bir kurban ibadeti sayan cellatlar, kendileri zarar görmeden bu görevi en uygun bir şekilde yerine getirmek için yöntemler arıyorlar. Her ne kadar teknoloji çok yardımcı olsa da, savaşlarda ölecek insanlara hala ihtiyaç var. Bu yüzden firavun da olsa kölesini ikna etmesi, savaşa uygunluk oluşturması gerekir. 


Daha önceki yazılarımızda çok tanrıcılığın ve laikliğin, kan dökülmesini azaltmak için insan beyninin çözümleri olduğunu söylemiştik. Barış ta aynen bu şekilde insanın uydurduğu bir çözümdür. Bütün tanrıların kölelere ihtiyacı vardır. Kan dökme noktasına gelen savaşta sorun insanların ölmesi değil, tanrıların güçlerini kaybetmeleridir. İşte barış, iki tanrının birbirinin güçlerinin sınırlarını tanıdıkları noktadır. 

Siz tarihte bir savaşın ardından karşılıklı iki halkın barış anlaşması yaptığını gördünüz mü? Tarih bilgim eksik olabilir ancak eğer iki halk barış yaparsa, bunlar artık iki ülke değil bir ülke olarak yollarına devam ederler. Barış yapanlar sözde halkın adına masaya oturan iktidarlardır. 

Bugün savaş olarak isimlendirdiğimiz iki halkın birbirinin kanını dökmesi olayı asla sürdürülemez. Bu anlamda her savaşın barış ile biteceği kesindir. Bildiğim kadarı ile halkın yok olması ile biten büyük savaş yoktur. Savaşın sonunda esaret, baskı, asimilasyon söz konusu olabilir ancak bunların hepsi yok etmek için değil dönüştürmek içindir. 

Barış, savaşın değil, kanın geçici süre ile durması anlamına gelir. Gerçek savaş belki de daha acımasız olarak sürmeye devam eder. Bugünlerdeki tamtamlar savaşın başlayacağının değil, barışın tekrar kurulmasının simgesidir. Tanrılar artık son sözlerini söylüyorlar. Barış sırasında en fazla kazanımı elde etmek için ne gerekiyorsa yapıyorlar. Bu arada da pastadan pay kapmak isteyen cellatlar kesecekleri kurbanların hesabını yapıyorlar. 

Bizim istemediğimiz barış, bu tanrıların bizim adımıza yapacakları anlaşmalardır. Onların barışında, ellerindeki gücü artırmaları için savaşmaya da hazır değiliz. 

Biz sizin barışınızı istemiyoruz. 

Biz sizin barışınızın kozları olmak istemiyoruz. 

Biz kardeşimizin kanını dökmek istemiyoruz. 

Biz, Bir ve Bütünüz diye başlamıştık. Bu anlamda örneğin sadece "Suriyeliler kardeşimiz diğerleri düşmanımız" da demiyoruz. Çünkü bugünlerde bu yanlış algı üzerinden de taraftar bulmaya çalışanlar var. "Suriye ile savaşmayalım, çünkü Suriyeliler kardeşimizdir" demek eksik bir anlatımdır. Çünkü tarih, bu kardeşliğin, bu komşuluğun kötüye kullanıldığı örneklerle doludur. Bu durumda bu söylem bir duruşu değil taraftarlığı körükler. Tanrıların savaşında kölelere ihtiyaç var. Siz savaşçı köle olmaya razı olduktan sonra hangi tanrının kölesi olduğunuzun ne önemi var ki. İkisi de size aynı şeyi yapacak, birbirinizi öldürtecek. 

Biz, barışı istemiyoruz, kanlı savaşları da istemiyoruz. Biz, tanrıların savaşlarının tarafı olmak istemiyoruz. Bu yüzden bizim amacımız tanrıları reddetmektir. Tanrıları reddettiğimizde, onların kölesi olmaktan da askeri olmaktan da kurtuluruz. Bu durumda kimseyle barışmamıza da gerek yoktur. Savaşı bitirdiğimiz değil, bıraktığımız anda zaten sorun çözülecektir. Bunun için barışı beklemeye gerek yok. 

Bir insan, kendisinin ya da bir başkasının hırsı, öfkesi, kini ile asla can vermemelidir. İnsanlığın ürettiği doğrular vardır. İnsan onuruna yakışan özgürlük ve bağımsızlıktır. Eşitlik ve adalet çerçevesinde olan insan, bir başkasını küçük göremez, öldüremez. Tarih, tanrıları-kralları için ölen halkları ve düşmanlıkları anlatır. Gerekli olan, kendimizin ya da tanrılarımızın çıkar ayrılıklarını bir kenara bırakarak akıl çerçevesinde karşılıklı olarak anlaşmamızdır. Elbette bu anlaşma yeterli olmaz. Bir daha ayrılmayacak şekilde kaynaşmak, birbirimizle ilişki kurmamız gerekir. İlişki, farklılıklar ile olursa sonuç üretir. Ancak erkek ve dişi bir araya geldiğinde ortaya kardeşler çıkar. Yoksa iki halkın sınırdaşlığı, ırkı, tarih birliği onları kardeş yapmaz. (Ali İmran - 102,103)

Bu bağlamda Suriye ile kardeşiz demek yanlıştır, kardeş olmamız gerekir. Bunun için de önce bu çukurun içerisine girmemek, her iki tarafın da yönlendiricilerine boyun eğmemek kanmamak gerekir. Aklın gerektirdiği, bütün çatışmaları durdurmaktır. Daha sonra karşılıklı ilişki kurmak ve kardeş olmak gelir. Bu ilişki de tarafların farklılığı uyuşmazlık değil zenginliktir. 

Tarih birliği, kültür birliği, ırk birliği, din birliği, düşünce birliği diye bir şey yoktur. Bunların hepsi topluluktur. Bunların hepsi savaşın taraflarının bir sonraki savaşa kadar sürecek barışta kendilerine verdikleri yada onlara verilmiş isimlerden başka bir şey değildir. Bizce bugün sırf bu isimlendirmeler bile sorunun kendisi olmuştur. Örneğin gülümseyen bir çocuğun resmi her zaman güzeldir. Geleceğe güvendir. Peki bu resmin altına çocuğun ırkını, dinini, düşüncesini hatta bazen adını yazarsam duygu ve düşüncelerinizdeki değişimler ne olur?

Biz bu etiketleri kullanmayacağız. Ancak bu yok saymak, kendimize benzetmek ya da tektipleştirmek  için değil. Tam tersine hepsini kabul ettiğimiz için olacak. Bizlerden bazırlarının farklılığından kaynaklanan eksikliği diğerimiz kapatacağız. 

Diyeceksiniz ki "İyi de şu anda savaş zaten çıkmış durumda. Barışmaktan daha güzel çözüm var mı?" Evet var. O da savaşmayı bırakmaktır. Savaşmak savunma hakkı dışında kabul edilebilir bir şey değildir. Şu an yaptığınız savaş, meşru müdafa mı, yoksa öç almak mı? Ya da bizzat saldıran biz miyiz? Ya da bu savaşı başlatan biz olmadığımız halde, belki sebeplerini de bilmediğimiz halde sürdüren biz miyiz?

Bütünlüğü bozan her şey çatışma ve savaştır. Parçaların birliği olamaz, birlik ancak bütünlük içerisinde mümkün olur. Bu anlamda da "Suriye Kardeştir" veya "Esad diktatördür" söylemi parçaların bloklaşması anlamına geleceğinden taraftarlıktır. 

Biz, Barış İstemiyoruz. Biz, savaştan önceki durumu, huzuru, adaleti, paylaşımı, eşitliği, kardeşliği, sevgiyi, merhameti, ortaklaşacılığı... istiyoruz. 

4 Eylül 2013 Çarşamba

Laiklik amaç değil direnç noktasıdır.

Merhaba,

İnsanoğlu ne zaman ki gücü (malı, mülkü, parayı, otoriteyi) kendi elinde toplayıp kendini ihtiyaçlarının üstünde görmeye başlamış, o zaman tanrılık iddiası da başlamıştır. İnsanoğlunun hırsı, bir tanrı olmasını ister. (Tek değil) Yani kendi dışındaki bütün büyüklükleri kıskanır ve  her şeyi kendi elinde tutmak, her şeyi kendi yönetmek, her şeyin kendisi için olmasını ister. 

Hepimiz şöyle kabaca kendimizi bir tartalım. Gerçekçi olmayı bir kenara bırakın, böyle bir hayal belki de hepimiz kurmuşuzdur. Ancak gerçekleştirme aşamasında bu hayal küçülerek konulara, becerilere dayalı, konunun ya da becerinin en iyi en büyük ismi olma arzusuna dönüşebilmiştir. Nasıl, şimdi akla yatmaya başladı değil mi? Hatta ilerleyen aşamalarda bu da olmayınca alan daha da daraltılmıştır. Benzer bir şekilde mala, mülke, paraya, otoriteye hükmetme arzusu da zamanla gerçekçi sebeplerle daralmıştır. Ben de dahil tanıdığım herkes zengin olmayı, güçlü olmayı zaman zaman hayal etmiştir. Bu hayal zamanla gerçekçi çizgilere(!) çekilerek ev, araba, kat, yat... sınırlarına kadar gerilemiştir. 

O zaman gayet insani olan bu isteğin tanrılık iddiası ile karşılaştırılması konunun üzerinde çok düşünülmediğinde ileri ve saçma bir iddia gibi gelebilir. Emin olun yıllar önce biri bana bu şekilde anlatsa belki onu dinsizlik ile suçlayabilirdim. Hatta belki suçladığım insanların bir kısmı bunları söylemiş , ama ben  anlamamış olabilirim. 

Buradaki açık nokta şurasıdır. Bir insanın herhangi bir konuda en çok birikime sahip olma isteği, diğer insanlar olmadan boşa düşer. Yani sizin dışınızda hiç kimsenin olmadığı bir ortamda her şeye sizin sahip olmanız düşüncesi saçma bir düşüncedir. O zaman insanın bu iddiası, BİR olma değil BİRİNCİ olma iddiasıdır. En kötü firavun bile kölelerini beslemiş, onlara rızk vermiştir, yani onlara sahip çıkmıştır. "Ben sizin en yüce Rabbinizim" (Naziat-24) demiştir. Çünkü firavun da bilmektedir ki, onu Rab yapan köleleridir. 

Herkesin birinci olacağı bir matematik olamayacağına göre insanoğlunun beyni buna bir çözüm bulmuştur. Bu da çok tanrı inancıdır. İnsanoğlu zamanı bölerek en büyük olma iddiasını sürdürmüştür. Bu durumda geçmiş ataların artık öldükleri için yüceltilmesinde, tanrılaştırılmasında hiç bir sıkıntı yoktur. Çünkü zaman artık onların zamanı değildir. Mekanı bölerek de en büyüklük iddiası devam etmiştir. Doğal coğrafi bölünmelerin haricinde herhangi bir nehir, dağ, orman hatta çizgi... mekanı bölerek ülkeleri, yerleşim birimlerini oluşturmuş ve aynı zamanda da olsa farklı bölgelerin tanrıları ortaya çıkmıştır. Aynı zaman ve mekanda ise çatışmaların önüne geçmek için konular bölünmüş ve birden fazla en büyük elde edilmiştir. Benzer bir şekilde beceriler kullanılarak da sanatçılar, meslek sahipleri ortaya çıkmış ve savaşmadan en büyük olabilmişlerdir. 

Her ne kadar çok tanrıcılık gerçekçi bir çözüm gibi görünse de, aslında bu hırsı ortadan kaldırmamış sadece kabul edilebilir düzeylere indirmiştir. Yunan mitolojisinde olduğu gibi, bu en büyüklerin kendi içindeki savaşları dilden dile dolaşmış, dolaştıkça itibarları, prestijleri artmıştır. 

Ancak bu paylaşımda her ne kadar en büyük sahip sayısı giderek artsa da matematik olarak eşitlik mümkün değildir. Çünkü her yarışta en az iki kişiye ihtiyaç vardır ki ortaya birinci çıkabilsin. Yani herhangi bir şeye sahip olduğunuz anda, ona ihtiyacı olan en az bir kişinin hakkını elinden almış olursunuz. O zaman bir kişinin hakkını elinden almamak için (kul hakkı ile gitmemek için) sadece ihtiyacı olanı kullanmak (yani kendi bedenine dahil etmek) ve sahip olmamak gerekir. Yani kendi bedenine, kendine sahip olmak, sahip çıkmak gerekir. Bir şeye sizden başka hiç kimsenin talebi yoksa ve o şeye sizin de ihtiyacınız yoksa o şeyin değeri yoktur. 

Bu bağlamda "sahip çıkmak" başkasının hakkını korumaya çalışmak iddiası dahi, iyi niyetli başlayan ancak insanın hırsı ile kendisine teşekkür edilmesini isteme noktasına kadar gidebilecek tehlikeli bir iddiaya dönüşebilir. Yani şeytan doğru yol üzerinde de oturur.  

Buraya kadar toparlayacak olursak insan beyni bir tanrı olmasını ister, ancak şartlar onu çok tanrıyı icat ederek yaşama mücadelesini sürdürme noktasına getirmiştir. 

Konu başlığımız laiklik, ancak şu ana kadar bu konuya gelemediğimizin farkındayım. Yukarıda bilinçli olarak insanın ihtiyacı, hırsı, tanrılık iddiası ve tanrı kavramlarını birlikte kullandım. Çünkü tanrılık, hangi konuda olursa olsun ileri bir iddiadır. Bu iddiaya sahip olabilmek için çok güçlü olmak gerekir. Tarih boyunca güç için yapılan savaşlar çok kanlı sahneler doğurmuştur. İnsan doğası gereği hırslıdır, onu egosu buna zorlar, bu doğru! Ancak aynı insanın bedenini yöneten egonun da altındaki beyin yapısının (id) en temel amacı yaşamaktır. Bu yüzden de insanoğlu barışı icat etmiştir. 

Dolayısı ile bir tanrı olabilmek için savaşmak ile çok tanrıcılığın kabulü ile barışık yaşamak dünya dışı ilahi söylemler değil, tam anlamı ile dünyadaki paylaşım mücadelesininin söylemleridir. 

Bilinen bütün dinler bizi "bir tanrıya" götürür. Yunan mitolojisi dahi çok tanrılı  olmasına rağmen en güçlü "Zeus" kavramı ile bu tanrıları BİR'leştirmektedir. O zaman klasik söylemle baktığımızda dinler savaşı temsil ederler. Çünkü kendisi dışındakileri reddederek tek doğrunun kendisi olduğunu iddia eder. Hatta mezhepler, tarikatler bile bu iddiadadır. Ancak imkanı olmadığı için diğerlerini yok edemez, birlikte yaşamak zorunda olmayı kabul eder. Birlikte yaşamak ilişki kurmak zorunda olmak, ortak işler yapmak, paylaşmak zorunda olmak (en azından mekanı) demektir. İşte bu noktada insan beyni bir çözüm daha bulmuş ve Laikliği icat etmiştir.

Evet! bana göre çok tanrıcılığı ve barışı icat eden insanoğlunun önemli bir icadı da laikliktir. Laiklik en temel anlamda din ve dünya işlerini ayırmak demektir. Yani ikili bir sistemdir. İnsanın hırsı olan "bir tanrıyı" öbür dünyaya hapsederek bu dünyadaki çok tanrılar ile barış içerisinde yaşamanın devamını sağlar. 

Neredeyse bütün dinler evrensel olduklarını iddia ederler. Benzer bir şekilde yönetim biçimleri de (emperyalizm, kapitalizm, sosyalizm, komünizm...) evrensel olma isteğindedir. Laiklik burada da çözüm için devreye girmiş ve konuları paylaştırmıştır. 

Laiklik kan dökülmesini azaltan insan icadı bir çözümdür. Çok yakın tarihimizde dahi din adına büyük kanlı savaşlar yaşanmış hatta hala yaşanmaktadır. Bu yüzden laiklik, geçmişi biraz bilen herkesin ayak direyeceği bir ilkedir. Bu anlamda baktığımızda laiklik çizgisinden geri gidişlere izin vermemek için dikkatli olmak gerekir. 

Laikliğe karşı olanların en büyük söylemi "Laiklik, dinsizliktir!" söylemidir. Genel olarak bu tipler, dini kuralların devlet yönetiminde de etkili olması gerektiğini savunurlar. Peki hangi dinin kuralları etkili olacak? Elbette benim dinimin ki! Zaten çatışmayı doğuran nokta da burasıdır. Aslında bu istek dinin değerlerini değil, kendi inancına göre kendi çıkarlarını korumak içindir. Bu tipler, "kişi laik olmaz" derler. Aslına bakarsanız olmaması gerektiği konusuna ben de katılırım, ancak aynı tipler dünya için biriktirmeye devam ederken namaz kılmayı da sürdürürler. Bu da laik bir davranış değil midir? Demek ki laik kişi olurmuş. 

İtiraz edenler için biraz daha açayım. Günümüzde kişisel gelişim söylemlerini takip ettiğimizde, karakterin değil kişilik özelliklerinin ön plana çıkarılması, yeteneklerin beslenmesi, becerilerin artırılması ve cilalanması ile dünya imkanlarından daha çok faydalanmak için öne geçmenin, seçilebilir olmanın anlatıldığı görülecektir. Bu anlatımların çoğunda, bedeninizi yönetmek, işinizi yönetmek, diğer insanları yönetmek anlatılır. Bu söylemlerin o kadar çok taraftarı vardır ve günlük hayatta o kadar çok kullanılmaktadır ki, doğruluğu tartışılmaz bile. Çocukluğumuzdan itibaren öne geçmek için eğitilir, yönlendiriliriz. Ancak aynı insan grubununda bir de din algısı vardır. Bu en temelde ahiret-gelecek korkusu ya da geride kalan insanlara acıma hissiyle bir şeylerin yanlış gittiğini insana hissettirir. İşte bu noktada din ona "şükretmesini ve ibadet etmesini" söyler.  Aradaki bağı-alâkayı kurmadan dünya için çalışırken, nimetler için şükür etmek ve namaz, oruç gibi ritüelleri yerine getirmek tam anlamı ile laik bir kişi olmaktır. 

Gelelim bizim düşüncemize. Laiklik, insanoğlunun geri gidiş noktasında kan dökülmesini azaltacak direnç noktalarından birisidir. Bu anlamda daha geriye gidilmemesi gerekir. Ancak, aynı direnç ileri yönlü hareketi de engelleyecek bir yapıya bürünmemelidir. Bu yüzden laikliği tanımak ve nedenlerini iyi bilmek gerekir. Yoksa kuru bir ilke olursa, o da putlaştırılırsa-yüceltilirse, yıkılmaya mahkum olur. 

Her insanın dini, kendi düşünce sistematiği, yaşadığı çevre, aldığı bilgiler içerisinde farklılaşır. Bu anlamda her insanın dini ayrıdır diyebiliriz. Din en temel tanımda kurallar ile yaşamaktır. Bütün dinler öğretidir. İçerisinde insanlık, çevre ve töre-tarih değerleri içerir. Tamamı ortak yaşama kültürüdür. Bu anlamda bütün dinleri öğrenmek için insanların eğitilerek birey olması gerekir. Bu eğitimi tamamlamamış kişiler (reşit olmayanlar) dinen sorumlu tutulmaz. 

Eğitimini tamamlayarak birey olmuş (dinini öğrenmiş) herkes artık laik olmamalıdır. Kendisi zulüm görüyorsa bu zulümden kurtulmak için çaba sarf etmelidir.  Kendisine zulmeden büyüklerine-tanrılarına karşı çıkmalıdır. Ezilen insanların sorunlarını görmeli ve bu sorunları çözmek için onlara yardım etmelidir. Eğer kendisi önde ise geride kalanlara destek olmalıdır. Eğer herhangi bir konuda (para-mal-bilgi-güç) birikimi varsa bunu diğer herkesle paylaşmalıdır. Aksi taktirde onun dini düşüncesi de dünya için ayrı, öbür dünya için ayrı biriktirmenin ötesine geçemez. 

Bugünkü anlayışta laik olmak istemeyen kişilerin kastettiği genel olarak yukarıdaki söylem değildir. Onlar ölümden sonrası için biriktirdiklerinden zaten emindirler. Bu dünya için biriktirme yarışında hızla ilerlemelerine rağmen geride olduklarının farkındalar. Bu yüzden kendi gibi olanların da desteğini alarak bu dünyada daha güçlü olmak pastadan daha büyük pay alabilmek için kendi dinlerinin hakim olmasını istemektedirler. Laiklik ilkesi önlerinde önemli bir engel olduğu için de ona saldırmaktalar. 

Yani "kişi laik olmamalı" derken, biz dini değerlerine uygun yaşamayı kastederken, onlar dini değerlere uygun yönetmek-sahip olmak isteğini dile getirmekteler. Bizim laik olmama isteğimiz, doğa ile bütünlüğü anlatan bir kızıl derili atasını, hırslarını öldüren bir Budist rahibi, askerin kurşununun önüne geçen bir Hristiyan papazı, şiddetten kaçanları dinlerini sormadan camide saklayan imamı, ağaç kesilmesin diye parkta sabahlayan bir öğrenciyi, hayvanlar ölmesin diye zincir oluşturan insanları oluşturur. Onların laik olmama isteği ise Firavunu, papayı, halifeyi (peygamber halife değildir), kralı, padişahı, din adamını oluşturur. 

O zaman herhangi bir ilişkiye girildiği anda çatışmayı engellemek için laiklik direnç noktası olmalıdır. Yani istisnasız herkes "senin dinin sana benim dinim bana" diyebilmelidir. Zaten insanlık değerlerini ön planda tutanlar için laik olmamak yani dinini yaşamak herhangi bir çatışmaya neden olmaz. Çünkü o, karşısındakinin dinine bakmadan insanlık değerlerine göre davranacaktır. Bunu yapmayanlar için ise laiklik noktasında direnmesi onun zararına olmaz. 

Bu durum klasik söylemde kazan-kazan ilişkisidir. İnsanlık değerlerine sahip iki birey ilişkiye girdiğinde, ikisinin de laik olmaması kazan-kazan ilişkisidir. Bugünkü anlamda iki laik kişinin ilişkiye girmesi barıştır ve kaybet-kaybet ilişkisidir. Kendi çıkarları için laik olmayan kişilerin başka bir dinden olanla ilişkileri ise savaştır ve öl-kazan ilişkisidir. Kendi çıkarları için laik olmayan aynı dinden kişilerin ilişkisi ise kaybet-kazan ilişkisidir. 

Bana göre dini açıdan meseleyi değerlendirdiğimizde İslam, bireye çok önem verir. Onun ezilmesine, hor görülmesine, kullanılmasına, zulüm görmesine, zalim olmasına, başkalarını kullanmasına, kibirlenmesine, başkalarını ezmesine karşı çıkar. Sosyal yaşama, toplumsallığa önem verir. İçlerinden önderler çıkması için teşvik eder. Ancak bu önderlerin halktan kopup tanrılaşmasına-büyüklenmesine-yüceltilmesine karşı çıkar. Peygamberler dahi "ben Müslümanların ilkiyim" der, birincisiyim, yöneticisiyim demez. Statü, sınıf, ırk, cinsiyet ve din ayrımı gözetmeden herkese kucak açar. Bugün yardım için din ayrımı gözetmediği çok güzel anlatılır. Ancak bilinenin aksine İslam, toplumsal yaşam ilişkileri için de din ayrımı gözetmez. Eğer karşılıklı bireysel sözleşmelerde tercih imkanı varsa Müslümanları tercih eder. Ancak sosyal kültürde ortak yaşama uygun bir şekilde "senin dinin sana benim dinim bana" der. 

Başlangıçta "...İnsanoğlunun hırsı, bir tanrı olmasını ister. (Tek değil)" ifadesini kullanmıştık. Bana göre "Bir" ve "Tek" ifadeleri aynıymış gibi yanlış bir anlayış var. Bir, ifadesi sayıdır. Örneğin ben bir taneyim, siz de bir tanesiniz. Tüm özelliklerim ile birlikte değerlendirdiğinizde benden bir tane daha yok. Dolayısı ile "ben birim" dediğimde milyarlarca insandan birisi olan beni kastetmiş olurum. Eşim ve benzerim milyarlarca vardır. "Allah birdir" dersek algı karmaşası olabilir. Belki "İlah birdir" demek daha doğruymuş gibi gelebilir, ancak bu da başka ilah olmamasına rağmen Allah'ı bu evrenin bir parçası gibi tanımlamak olur. Bu yüzden "Allah tektir" ifadesi bence daha doğrudur. 

İslam dinindeki Allah kavramı, insanın hırsının istediği, hiyerarşi olarak en üstteki ilah değildir. İlahlık, insanın hırsının ürünüdür. Zaten, bazı insanlar tarafından tamamı ile reddedilen ilah kavramı da bu kavramdır. Allah, ihlas suresindeki tanımı ile kendisine denk olmayan, bölünmeyen ve tektir. O'nun temsilcisi (O'ndan doğan) olmadığı gibi, O'nu uyduran (O'nu doğuran) da yoktur. Ancak bütün insanların gelişim evrelerine göre zaman zaman ya da sürekli bir Rab'be (koruyup, kollayana, sahibe) ya da bir Melik'e (yönetene, gözetene) ya da İlah'a (yaratıcıya) ihtiyacı vardır. Allah, tüm bunları üzerinde toplayarak insanların kendi içlerindeki hiyerarşiyi ortadan kaldırmıştır. Allah'ın tüm sıfatlarında olduğu gibi insanlardan beklenen, bu sıfatların gerekliliklerini yerine getirmeleridir. Örneğin bebeğine bakan anne baba, Rab'lik yapmış olur. Ancak onun Rab'liği kapsayıcı değildir. Hatta o yerine getiremediğinde görev diğer insanlara düşer. Bebeğin bir Rab'be ihtiyacı olması, ona bakanı Rab yapmaz, Rab'lik ile görevli yapar. Görev bütün toplumda olduğu için bebeğe bir şekilde bakılacağından biz, tüm bu sistemin kurucusuna Rab deriz. Bir insan için "Allah verdi", "Allah aldı" ifadeleri bu anlama gelir. Bebek büyüyüp kendi ihtiyaçlarının bir kısmını yerine getirebilecek güce geldikçe anne baba, onu yönetmeye ve gözetmeye başlar. Yani çocuğun "Melik'i" olur. Ancak bir insanın sürekli bir kişi tarafından yönetilip gözetilmesi mümkün değildir. Bu görev hem bütün topluma verilir, hem de daha önemlisi yetişen insanın kendisine verilir. Kendisine melik olabilen insana biz birey deriz. Vicdan, akıl ve ahlak sahibi insanların yönetilmesine ve gözetilmesine gerek yoktur. Böyle insanlar bütünü görebilen ve diğer insanlara da yardımcı olan, sözü dinlenen, yol gösterenlerdir. İlahlık sıfatının görevlerini üzerlerine almalarına rağmen, kendi kapasitelerini, imkanlarını çok iyi bildikleri için hiç bir zaman ilahlık iddiasında bulunmazlar. Yani onları hırsı yönlendirmez. 

Bu uzun hatırlatmadan sonra konumuz laiklik ile bağlarsak İslam, İlah'ı bile bütünden ayrı bir parça olarak görmediğine göre insanın dünya ve din için ayrı sistemler kurmasını istemez. Bu durumda insanın bütün iş ve oluşları bir amaç için olmalıdır. Ancak herhangi bir insan İlahlık, Meliklik ve Rablik iddiasında bulunamayacağı için kendi düşüncesi ya da yaptıkları ile dinine, ırkına, cinsiyetine bakmaksızın hiç kimseye baskı, zulüm ya da zorbalık yapamaz. Yani bu tanım laikliğin daha üzerinde bir tanımdır. 

Klasik laiklik, ikili (din ve dünya) sisteminin en büyük sorunlarından olan kan dökülmesini azalttığı için direnmemiz gereken en alt noktadır. Başka bir anlatımla son kaledir. Ancak bu kalenin içerisinde kendimizi hapsetmememiz gerekir. Bu kalenin içerisinde insanların birbirlerini ilah edinmediği, eşitlik ve adalet içerisinde yemyeşil bir bahçe (cennet) kurmamız gerekir. 

29 Ağustos 2013 Perşembe

Önder

Merhaba

Yüz yıllardır olduğu gibi bugünlerde bölgemizde yine karmaşık süreçlerden geçiyoruz. Elbette orta doğu, hatta Türkiye uzmanı değilim. Ancak uzmanlarından dinlediğimde kafam daha çok karışıyor. Çünkü her değerlendirmede bir tarafgirlik var. Mısırlının, Suriyelinin, Libyalının, Iraklının, Alevinin, Sünninin, Kürtün, Türkün daha doğrusu insanın ne çektiğini değil de hangi diktatörün, kralın, başkanın... ne yaptığı, ya da diğerine göre ne kadar az zulmettiği üzerinden analizler yapılarak halk, kötünün iyisini ya da belli bir kişiyi seçmek üzere yönlendiriliyor. Tabi bunların yanından önemli bir kesim (haklılık payları olsa dahi) bu liderlerin kukla olduğu ve bunları asıl yönetenlerin başkaları olduğunu ayrıntıları ile açıklıyorlar. Aslında açıkladıkları ve karşı çıkıyoruz demelerine rağmen kabul ettikleri "bir milletin kaderinin büyük güçler tarafından çizilebileceği" algısıdır. Bu algı, bugünün geçerli değeri hatta reel-politiği olabilir, ancak haklı olmadıkları bir gerçek.

Bu yazının konusu bu değil, ancak bize "deveden büyük fil var" dedirten durum aslında, insanın içine düştüğü durumu kavrayamaması sonucu bulduğu "çok tanrıcılık" çözümüdür. Bunu daha detaylı incelemek için Din ve Saltanat başlıklı yazımıza bakabilirsiniz. Çok tanrılı bir sistem kendi içine düştüğü sorunları aşabilmek için daha güçlü baş tanrılara ihtiyaç duyar. Bu gün tüm bu liderlere tanrı gücü veren halk, bu tanrıların ilişkilerinin düzenleyecek bir baş tanrıya da ihtiyaç duyar. İşin ilginci her tanrının ve baş tanrının altı eşelendiğinde ona da bu yolu öğreten bir ruhban-otorite sınıfı ile karşılaşılır. Bu izi takip edenler İbrahim'in ayın, güneşin peşinden koşması gibi her gün tanrı değiştirebilirler. Ancak pek azı "aslında hiç biriymiş - La İlahe" diyebilir. Yani bugün baş şeytan, baş tanrı, baş yönetici ABD veya küresel sermaye diyenlerin tamamı, bu yönetimi benimsese de, benimsemese de kabul etmiş olurlar. Asıl mesele "Hiç birisi" diyebilmektir.

Konumuza geri dönersek, asıl mesele bir toplumun bireylerinin kendilerini değiştirmedikçe liderlerini de değiştiremeyecekleri gerçeğidir. (Rad-11) Birey olmak ile günümüz kişisel gelişim algısını birbirine karıştırmayın. Bu meseleden hareket ile bugünkü konumuz ise önderliktir.

Her ne kadar lider ile önder sözcükleri eş anlamlı olsa da bu yazıda lider, yabancı kökenli olduğu için klasik anlamda yönetici olarak kullanılacaktır. Üstelik bugün lider sözcüğü bir çok kişiye layık görülmesine rağmen önder sözcüğü çok fazla isimlerin önüne konmamaktadır. Bu durumda yazı boyunca lider sözcüğü geçtiğinde aklınıza başkanları, başbakanları, bakanları, patronları, parti yöneticilerini, vakıf-dernek yöneticilerini, müdürleri, şefleri getirebilirsiniz. Önder sözcüğü ise önüne arkasına başka sıfatlar eklemediğimiz sürece tertemiz durmaktadır.

Önder, önde olan demektir. Diğerlerinin an itibari ile arkada olması önderi "arkasında gidilen" yapmaz, yapmamalıdır. Yoksa bu kişi lider konumuna düşer. Bir grubu düşünün, herkes aynı yöne giderken en önde olan önderdir. Lider "benim dediğim yoldan gidin" der, kötünün iyisi lider "Benim arkamdan gelin" der, önder ise "benimle gelin" der yürür, isteyen onunla birlikte yürür. Yani önder, zorluklar ve sonuçlar ile ilk karşılaşmaya, yüzleşmeye hazır olandır. Lider ise zorluklar ile hiç yüzleşmez, sonuçlara katlanmak istemez, temkinlidir, hatta kabul etmez.

Önder, toplumun içindendir. Atama, benimsetme, zorlama gibi yöntemler ile önder çıkartılamaz. Birey olarak kendini geliştiren, sorgulayan, çözüm arayışı içerisinde olan kişiler önderdir.Bu anlamda baktığımızda sadece bir adım öndedir. Topluma yukarıdan değil içinden bakar. 

Bir kişinin önderliğini, peşinde olanların sayısı belirlemez. Önder zaten bildiği yolda yürür. Bu anlamda tek başına kalmış olsa dahi o önderdir. (Doğru yolda olması farklı bir konudur) O öldükten sonra dahi arkasında bıraktığı izden, hatıralardan, kitaplardan, eserlerden onu takip ederek yürüyecek, onu önder kabul edecek insanlar çıkabilir. 

Önder olan kişi toplumun bir adım önünde ancak sıradan bir ferdi olduğu için, adının önüne arkasına bir takım sıfatlar verilmez. Çünkü o toplumun içinden ve onlar gibi birisidir. Eğer sıfatlar ile kendini toplumun ve ihtiyaçların üstünde görürse azmış, kendisini lider olarak görmüş olur. Ancak hayatta iken bu sıfatları kabul etmeyen önderlere, öldükten sonra bu gibi sıfatları ekleyenler çok olur. Bu en basit anlatımla iftiradır. Bu sıfatları ekleyenlerin bir kısmı, o önderi çok sevdiğinden ve unutulmaması gereken bir değer olduğundan dolayı böyle yaptığını söyleyebilir. İyi niyetli bir çaba gibi görünen bu davranış yanlıştır. Bunu söyleyen kişi iyi niyetli olsa dahi, övdüğü kişiyi toplumun dışında ve üstünde gördüğü için iftira atıyor demektir. Kötü niyetle bunu söyleyen kişi ise, sözde ölen kimseyi yücelterek daha sonradan onun adına konuşmak ya da onun sözde yukarıdaki konumunun biraz altından ancak yine toplumun genelinin üstünden kendine yer edinmek isteyen kişidir. Bu kişi de kendini iyi niyetli olarak göstermeye çalışarak gizlenir. Her iki durumda da bunları takip eden diğer insanlar kendi içlerinden yeni önderler çıkarmayı bırakıp, asla tartışamayacakları ruhani önderlerin altında ezilirler. 

Örneğin Atatürk bir önderdir. Çünkü toplumun içinden çıkmış, bulunduğu durumu sorgulamış, tüm zorluklara göğüs germiş, tek başına kaldığı durumlarda bile doğru bildiğinden ayrılmamış, meşruiyetini sözde büyüklerden değil halktan almış, günün şartları itibari ile bazı sorunlar yaşanmış olsa dahi yetkiyi hep halktan ve meclisten istemiş, savaşı da birlikte vermiş bir önderdir. Ancak hiç bir zaman ulu, yüce değildir. Çünkü onu ululamak, halkın içinden yeni önderlerin çıkarılamayacağı, eğer çıkan olursa Atatürk'ün altında olmak zorunda olacağı anlamına gelir. Atatürk'e sevgisi nedeni ile bile olsa ulu demek ona iftira atmaktır. 

Peygamberimiz, "Ben kuru et yiyen bir kadının oğluyum" demiştir. Yaptığı tebliğde yine en çok sıkıntıyı çekenlerden birisi odur. Gün gelmiş bir hurmayı iki kişi bölüşüp onunla yaşamaya çalışmışlar, açlıktan karınlarına taş bağlamışlardır. Hiç kimseyi kendi arkasından gelmesi için zorlamamıştır. Dönemin soylu kabilelerinden, üstelik zengin ve söz sahibi olabilecekken o, ezilen halkın yanında olmayı tercih etmiştir. Bir köleye ezan okutmuş, fakiri ezilenleri önder-imam yapmıştır. Herkes gibi giyinmiş, herkes kadar yemiştir. Onunla konuşmaya gelen elçiler, mescide girdiklerinde "Hanginiz Muhammed?" diye sormak zorunda kalmışlardır. Çünkü diğerlerinden ayırt edilecek bir makamı, elbisesi, görüntüsü yoktur. O tam anlamıyla bir önderdir. Arap dilinde bu sözcüğün karşılığı imamdır.

Bugün cami imamlarını göz önüne getirdiğimizde bu kavramın ne kadar bozulduğunu görebilirsiniz. Aynen camideki saf düzeninde olduğu gibi imam, o sırada toplumun sadece bir adım önünde olan kişidir. Mevcut durumun aksine imamlık bir iş değildir. Eskiler bilirler, o sırada kim daha uygunsa imam o olur. İmamlık mesleği yoktur. İmamın bir kıyafeti de olmaz. Söz üstünlüğü de olmaz. İmamın arkasında namaz kılma zorunluluğu da yoktur. O sırada yapılan ibadet toplu da olsa, herkesin sorumluluğu bireyseldir. Namaz yanlış kılındığında, ezan yanlış okunduğunda cemaat sorumluluğu imama atamaz, herkes sorumludur. Her yıl ramazan ayında bir komedi yaşanır. Bir yerde ezan erken okunur, yüzlerce kişi orucunu erken açtığı için diyanete soru sorar. Diyanette orucunuzu tekrarlayacaksınız der. Diyanet kurumuna karşı olmama rağmen, söyledikleri tam olarak doğrudur. Çünkü sorumluluk sadece öndere yüklenemez, herkes eğitimli, bilgili ve kontrollü olmak, hastalar, muhtaçlar hariç herkes yaptığı şeyin bilincinde olmak zorundadır, yani gerektiğinde herkes önder olabilecek güce sahip olmak zorundadır. Elbette herkesin kapasitesi farklı olduğu için önderlik edecekleri noktalar farklıdır. 

Peygamberimizi yüceltmek, onu insan üstü bir varlıkmış gibi göstermek, topluma yeni önderlerin gelemeyeceğini, yeni yollar katedilemeyeceğini söylemek demektir. Önderleri yüceltmek, tıpkı çok tanrıcılıkta olduğu gibi onlara görev bölümü ve sıralama yapma gereksinimini doğurur. İşte bu durumda kim kimden daha yüce tartışması çıkar. Bugün peygamberimiz ile birlikte Atatürk'ün adı anıldığında sinirlenenlerin düştüğü durum bence bu şekilde açıklanabilir. İkisi de farklı zamanda, farklı şartlarda, farklı toplumların önderleridir. Onların eserlerinin izinden yeni önderler ile gitmek gerekir. 

Peygamberimiz ve Atatürk'ü örnek verince önderin ille de siyasi ve bir tane olacağını düşünmeyin. Tıpkı her birkaç sokaktaki, her köydeki mescitte bir imamın çıkması gibi, en küçük toplum biriminin içinde, siyasi, idari, işlevsel yeni ve değişen önderler çıkmalıdır. Zaten böyle olursa tek adamlık ortadan kalkar ve birliktelik oluşur. Küçük mescitlerde namaz kılınır ancak cuma yapılmaz biliyorsunuz. Çünkü cuma yapılabilmesi için o küçük toplulukların da bir araya gelerek daha büyük meseleleri konuşması gerekir. Cumanın erkekler farz olması anlayışının temelinde bu gelir. Bugün için bu söylem yanlıştır. Çünkü cuma erklerin ve sözlerin bir araya gelmesi içindir. Kadın toplumdan dışlanırsa, cumaya da gelemez. Ama bunun suçlusu İslam değil Müslümandır. Hac ise cumanın da üstünde daha büyük bir toplantıdır. İşte burada hacca gitmek için seçim yapılır. Cumaya sözü olan herkes gider, hacca gidenin ise sözü ile birlikte temsil gücü de olması gerekir. İhtiyarların hacca gitmesi normaldir, ancak yaşlıların hacca gitmesi normal değildir. 

Kuran'da bir çok peygamber için "... Müslümanların ilkiyim" sözü geçer. Bence bu söz, yaşadığım zamanda içinde yaşadığım toplumun önderiyim demektir. Yoksa matematik olarak düşündüğümüzde bu söz, ilk söyleyen peygamber için doğru iken, diğerleri için yanlış anlamına gelecektir. Kuran'ın böyle bir hatası olması mümkün değil. 

Önderlerin en temel özelliği yaşadığı zamanı, toplumu, olayları, çevreyi sorgulayarak çözümlemek ve bir yol belirleyerek o yoldan önce kendisi olmak üzere hareket etmektir. Bu yol belirleme çalışmasında daha önceden yaşamış önderlerin yaptıklarını da çözümlemesine katabilir. Ancak yaşayan önderler ile karşılaştığında gerçek önder onunla birlikte olur. Bu yeni grubun önderi bilgisi, görgüsü ve tecrübesi ile doğal olarak ortaya çıkacaktır. 

Peki bu karşılaşmada farklı fikirler ortaya çıkarsa ne olur? Bu durumda önderin görevi uyarmaktır. Uyarır ve geri çekilir. Yani toplumun önünde herkes sözünü ortaya atar ve geri çekilir. Bu iki önder anlaşamaz ise başka birisi tüm bu sözleri alır ve başka bir yol çizebilir. Toplum istediğini destekler. Kulis yapmak, taraftar toplamak, imtiyazlar vermek önderin karakterinde yoktur. Vaat verebilir ancak zorlayamaz. Hele yargılama asla yapamaz. 

Herhangi bir eylem topluma ya da bir başkasına zarar veriyorsa onu yargılamak sadece toplumun işidir. Önderler kendi kanaatlerine göre yargılayıp, ceza kesemez, infaz edemez. Bugünkü lider tanımının içerisinde bunu çok fazla görmekteyiz. Sigarası, içkisi, çocuk sayısı, düşüncesi hep bir kişi tarafından yargılanan bir toplum sağlıklı bir toplum olamaz. 

Peki! önderin nasıl ortaya çıkacağını konuştuk, şu an ortada olan bir çok lideri de tanıyoruz. Onlar önder mi bir değerlendirelim. 

Bugünlerde güçlü görünen AKP hükümetine karşı benim görebildiğim kadarı ile iki farklı cephede birliktelik için çalışmalar yapılıyor. Bir tanesi milli diğeri ise halkların birlikteliği gibi söylemler içerisinde. Her ikisini de önderleri açısından incelemek istiyorum. Her ikisi de, daha önceden liderlik yapmış kişilerin bir araya gelmesi ve çözüm arayışlarını dile getirerek asgari müşterekte (yani kayıp ile) bir arada olmak üzerine kurulu. Çünkü bu liderlerin tamamı küçük-büyük zamanında kazanmış kişiler. Bu kazanımlarının devamı için, gerekirse biraz küçülmesine razı olarak büyük pastanın peşindeler. Sadece bu bile onları güvenilmez ve hesap içerisinde insanlar yapmaya yetiyor bence. Bu liderlerin bir kısmı mal varlıkları nedeni ile, bir kısmı eskiden gelen isimleri ile, bir kısmı hırsları ile, bir kısmı bölücü söylemleri ile lider olmuş kişiler. Şu anda toplumun gözü önünde oldukları doğru. Ancak onlar toplumun bir adım önünde değil karşısındalar. Topluma, idare edilmesi gereken, güdülmesi gereken, eğitilmesi gereken bir toplum gözü ile bakıyorlar. Yani üstten(!) bakıyorlar. Daha önceden kendilerinin güçleri vardı, ancak şimdi kendi güçlerinden daha güçlü birisi (dini söylemle güçlü tanrı) ortaya çıktı. O zaman ya bu güçlünün altında olmayı kabul edecekler ya da güçlerini birleştirerek savaşacaklar. Savaşabilmek için ise taraftarlara ihtiyaçları var. Taraftar bulabilmek için ise vaatlere. Karşı taraf çok tanrıcılığı kabul etse anlaşabilirler, ancak o bir tanrıcı. (İslam'ı kastetmiyorum) Çok tanrılı bir sistemi görüyor ve diğer tanrıların yok olması gerektiğini savunuyor, bunun için de toplumu savaşa hazırlamak için bölmeye çoktan razılar. 

Bence İslam bu durumda şunu söylüyor. La İlahe, illa Allah. Yani halkı bölünmeye götüren bütün bu ilahlar, güçlerine bakmaksızın reddedilecek. Sonra her bir toplumun içinden yeni önderler çıkacak. Bu önderler içerisinden birileri birlikteliği sağlayacak. 

Önderini içerisinden çıkaramayan bir toplumda, seçimlerin demokratik olması hiçbir şeyi değiştirmez. Önderler demokrasiden çıkmaz. Demokrasiden liderler çıkar. Eğer toplumdan önderler çıkarsa, demokrasinin seçeceği lidere güven duyulabilir. Demokrasi gidilecek yolu değil, ortak işlerde uygulanacak yöntemi belirlemek içindir. 

Başlarken, bir toplumda bireyler kendini değiştirmediği müddetçe o toplumun değişemeyeceğini söylemiştik. Bireylerin kendini değiştirmesi, öne çıkması demektir. Bunu en öne olarak algılamayın. Aslında istenen adım atmaktır. Herkes adım attığı müddetçe toplum ilerleyecektir. "Müslümanların ilki" ilk adımı atarak yürüyüşü başlatmıştır. Ancak milyarlarca insan gibi o da ölmüştür. Artık ondan adım atması beklenemez. Yani önder olamaz, ancak (ve illa ki) örnek olabilir. Adımı atma sorumluluğu tüm toplumdadır. Bu toplumun içinden illa ki adımını önce atanlar çıkacaktır. Seçim ise sadece kapasite sorunu olan yerlerde önderler arasında yapılır. Tıpkı mescitte olduğu gibi. Hatta mescitte ön saflar her zaman herkes tarafından doldurulmak zorundadır. Ne zaman fiziksel kapasite sorunu yaşanırsa arka safa o zaman geçilir. Kimse kimseye, sen şu sıradaki safın adamısın diyemez. Ancak her camiye giden kendisi en önde mi olacak yoksa arka saflarda mı olacak seçebilir. 

Önderliği sadece siyasi olarak algılamayın, çalıştığınız kurumda, yaptığınız bir işte, sosyal bir sorumlulukta, aile içinde, arkadaş çevresinde, belirli bir fikirde önderlikler olacaktır. Yani siz bir yerde önder iken başka bir çok yerde takipçi olabilirsiniz. Önemli olan önder olmayı seçtiğiniz konu her ne ise onda doğru olanı yapabilmektir. 


19 Ağustos 2013 Pazartesi

Din ve Saltanat

Merhaba,

Çözümlemelerimizde normali değil de doğalı aradığımızı, buna da genellikle ya yaratılıştan ya da doğumdan başladığımızı artık biliyorsunuz. Doğumdan yapılan çözümlemelerde en önemli kaynak gözlem iken yaratılıştan yapılan çözümlemelerde geçmişin izleri en önemli kaynak olarak kullanılıyor. Bazen bu ikisi birlikte de kullanılabilir. Deney ise insanın tasarımıdır. Pozitif bilimlerde sıkça kullanılmasına rağmen sosyolojide kullanmak sakıncalı sonuçlar doğurmuştur. Bu yüzden tasarım yapmaktansa, doğru ve doğal tasarımı ortaya çıkarmaya çalışmak bence en doğru yol olacaktır. Yani doğru yolu icat etmek değil, arayıp bulmak gerekir. Bu yüzden de bizi doğru yola yönlendirmesini isteyeceğimiz kaynak herkes ve her şeydir. (Kamu ve Doğa) (Fatiha-6)

İnsanoğlu yaratıldığı ilk andan itibaren, yalnızca bir mücadelenin içerisinde buldu kendini. Bu mücadele hayatta kalma mücadelesidir. Bu mücadelede başarılı olmak için güçlü olmak gerekiyordu. Örneğin toplu halde yaşamak da gücü artırmanın bir yoluydu. Her ne kadar cinsellik genetik kodlarımızdan gelse de üremenin de gücü artırdığı çok çabuk keşfedildi. Bu ortamda insan ihtiyacı olan her şeyi içerisinde meydana geldiği dünyadan karşıladı. Diğer canlılara ve doğaya karşı mücadelesini ise toplu halde yaptı.

Ancak günlük ihtiyaçlarını bu şekilde karşılayabilen insan, yarın da bunu karşılayıp karşılayamayacağı telaşına düştü. Yani gelecek (ahiret)  korkusuna kapıldı. Buna çözüm olarak da biriktirmeye başladı. İnsanın biriktiremeyeceği bir şey neredeyse yoktur. Yiyecek, para, mal, mülk, ıvır-zıvır, arkadaş, akraba, çöp, dert, korku... Dikkat ederseniz bunların hepsi "Güç"tür. Güç kelimesinin Türkçe karşılığına baktığımızda anlamlarından birisinin derman, takat olduğunu görürüz. Yani bir kişilik, kendi kendimize sarf edebileceğimiz emeği anlatan bir sözcüktür. Bir diğer anlamı zor, zorluktur. Yani gücümüzün üstünde bizi daha fazla emek sarf etmeye iten şey. Bu anlamda dert ve korku biriktirmekte güçlük verir. Bir diğer anlamı ise kuvvet, otoritedir. Dikkat ederseniz biriktirerek oluşur. Derman ve takat biriktirmek için yemek, içmek gerekir. Zorluklar içerisine girmek için dert, tasa, korku biriktirmek gerekir. Güçlü olmak için ise para, mal, mülk, otorite biriktirmek gerekir. Biriktirmek, yani onu kendinden yapmak sahip olmak demektir. Örneğin yemek yediğinizde, su içtiğinizde onları kendinizden yapmış olursunuz, sahip olursunuz. Ancak yemediğiniz bir yemeği biriktirdiğinizde, bir başkasının buna ihtiyacı varsa onun hakkını elinize almış olacağınızdan onun gücünü de kendi üstünüzde biriktirmiş olursunuz. Eğer bu ihtiyaç sahibi gelip bu hakkını sizden istemezse bu birikiminiz hiçbir işe yaramaz, çürür gider. Eğer isterse, siz bunu vermek için şartlar koyarak, veya karşılıksız vermiş gibi gözükseniz bile size minnet duymasını sağlayarak onun gücünü kendi kontrolünüze almış olursunuz.

İşte bu son bahsettiğimiz biriken güce, tarih içerisinde sulta, otorite, din (genel anlamda), yönetim, hükumet gibi isimler verilmiştir. Bu güce sahip olanlara ise, sultan, padişah, kral, tanrı, ilah, rahip, amir, müdür, patron, başkan, şef, ağa gibi  isimler verilmiştir. Bu anlamda baktığımızda tarihin ilk kurumsal yapısı saltanat yani otoritedir.

İşte doğal insanın yok olup normalleştiği bu süreçte insana sınırları hatırlatan bir şey olmuştur. İster bunun kaynağını ilahi deyin isterseniz insanın mantığı deyin aslında hatırlatılan şey aynı şeydir. İşte biz buna din diyoruz. Bu hatırlatmaya ihtiyaç hissettiren iki önemli veri hayattan alınmıştır. Birincisi, birilerinin biriktirmesi ile diğerlerinin ihtiyacını karşılayamadığı hakkını alamadığı ve düzenin bozulduğu gözle görülmüştür. İkincisi ise biriktirilen şeylerin ölüm ile sonlandığı ve biriktirenin de işine yaramadığı gerçeğidir.  Yani hatırlatılan paylaşmanın gerekliliği ve ölüm hatırlatmasıdır.

Bu anlamda din, otoritenin zıddı olmasına rağmen, tarih içerisinde insan bunu da dönüştürüp biriktirmenin yolunu bulmuş ve tanrılık-ilahlık iddiası noktasına varıncaya kadar götürmüştür. Biz bugün tanrılık iddiasını kesin bir dille kabul etmediğimiz için bu iddia peygamberlik, mehdilik, halifelik, papalık, dini liderlik, din adamlığı, şeyhlik, hocalık seviyelerine kadar inebilmektedir.    

Haşim Nahit Erbil "İnsanlar toplum halinde yaşamaya başladıklarından beri iki kurum vardır. Din ve saltanat. Her din alemi şümul olmak ister, her saltanat da genişlemek ister." demiş. Bence bu sözün kendisi doğru ancak tarihi yanlıştır. Çünkü, insan ilk kurum olarak saltanatı kurduktan sonra din, bu saltanata karşı olarak ortaya çıkmıştır. Yani kendisi bir kurum değildir. Ancak insanoğlu bir saltanata karşı çıkarak kendi saltanatını din ile oluşturabileceğini, yani saltanat kurumu ortadan kalkmadan sahibinin kendisi olabileceğini keşfetmiştir. İşte bu yüzden tarihte bir çok saltanatın sultanı kendisini Tanrı, İlah, Firavun, Tanrının yeryüzündeki gölgesi, Tanrının gözü, Tanrını temsilcisi, peygamber, mesih, halife olarak göstermiştir. Yani eski tarihlere baktığımızda din olarak gördüğümüz pek çok kurum da aslında dinin saltanatıdır.

Eğer bir lider tanrı ise her şeye hakim olması gerekir. Bu anlamda dini saltanat aracı olarak kullananların tümü her şeye hakim değildir. Aynı dönemde bir çok saltanat ve din vardır. Buna çözüm olarak da çok tanrıcılık ortaya çıkmıştır. Çünkü tek ilah söylemi diğerini kabul etmediği için savaşmayı ve yok etmeyi öngörür. Ancak çok tanrı kabulü, arada çatışmalar-anlaşmazlıklar yaşansa bile bir arada yaşayabilmenin önünü açar. (Tabi burada insan ilahlardan söz ediyoruz) Bu söylediklerimizi doğrulamak için çok tanrılı dinlerdeki savaş sahnelerinin çözümlemelerine bakın. Bu tanrıların çok eskiden yaşayan kralların-saltanatın simgeleri olduğunu göreceksiniz.

Kısaca çok tanrı inancı, doğal olandan kopan normal insanın günlük problemlerine bulduğu bir çözümdür. İnsan doğal olandan uzaklaştıktan sonra gördüğü sorunlara çözüm bulamayınca çok tanrı inancını kabul ederek daha barışçıl bir çözüm bulmuştur. Bugün biz çok tanrıcılığın önünü kesin bir dille kapattığımız için siz tanrı yerine otorite-güç imgelerini koyarak aynı değerlendirmeyi yapabilirsiniz. Bugün kendi gücünü kullanamayan başkasına teslim eden insan, sorunun gerçek çözümünü bulamadığı için birden çok güce inanmakta, onlara karışmamakta, onların kendi aralarında yaptıkları mücadelelerde ezilmemeyi başarı saymaktadır.

Her ne kadar çok tanrıcılık inancı yok olma pahasına savaşları ortadan kaldırsa da, tanrılar arasındaki çatışmayı bitirememiştir. Tek tanrı inancı varken yaşanan savaşların tamamı kıyamettir. Yani toplum tamamen yok olmuştur. Çok tanrılı dönemin savaşları ise egemen olmak üzerine kurulu olduğundan kanlı ancak sonu fetih, barış ya da anlaşma ile biten savaşlar olmuştur. Gücün sahipleri din savaşlarında güçlerinin önemli bölümlerini yitirdiklerini gördükleri için din ile saltanatı birbirinden ayırmışlardır.

Yani çok tanrı çözümünden sonra ikinci çözüm din ve devletin ayrılması olmuştur. (Not: Laikliğe karşı olduğum düşüncesine kapılmayın ben daha ötesinden bahsediyorum) İşte dinin ayrı olarak kurumsal bir yapı olması tarihi bu tarihtir. Haşim Nahit Erbil'in sözü de bu tarihten itibaren doğrudur. Bu tarih her toplum için farklıdır. Gücün sahipleri, gücün gerçek sahibi olan halkı din ile oyalayarak hem kendi saltanatlarını sürdürmüşler hem de kanlı savaşlar ile gerçek gücün yani toplumun kırılmasının önüne geçmişlerdir. Ancak bugün de bu tanrıların çatışmaları devam etmekte, bazen din adına bazen başka güçler adına insanlar eskiye göre daha az olsa da ölmektedir.

İşte bugün geçerli olan büyük dinlerin tamamının "alemi şümul" yani evrensel olma iddiaları da buradan kaynaklanmaktadır. Dinin özü zaten evrenseldir ve neredeyse bütün dinler aynı şeyi hatırlatır, çünkü hiçbirisinin sahip olma iddiası yoktur. Ancak bu dine sahip olma hevesindeki insanlar bu evrensellik iddiasını kendi saltanatları için kullanmak isterler.  Yani genişlemek isteyen yine insanın saltanat hırsıdır. Dinin evrenselliği ise genişleme isteği değil özü itibari ile herkesi kapsayıcılığıdır. Din herkesi kapsamak, saltanat ise herkese hükmetmek ister. Size hükmetme isteğinde olan bir dininiz varsa bilin ki bu saltanat dinidir.

Buraya hangi noktadan gelmiştik? Hayat mücadelesinden değil mi? Yani bugünkü anlamda baktığımızda ekonomiden. Bu gün ekonomimizin gerçek sahipleri (patron, müdür, bankacı, sermaye sahibi...) tanrılık iddiasını sürdürenlerdir. Bunlar kendi aralarında barış yapmak için çok tanrıcılığa inanırlar. Hatta çoğu aynı zamanda bizimle aynı tanrıya da inanır. Bizim gücümüzü sömürmeye devam etmek için bize de bir din vermişlerdir. Onunla barışık yaşamak için ise, bu dünya ve öbür dünyayı icat etmişlerdir. Bizim dinimiz ve bize vaatleri öbür dünya içindir.

Biz dinimizin bütün emirlerini de bu mantık ile değerlendirerek ibadetlerimizi öbür dünya için yaparken bu dünya için başkaları hesabına çalışmaya devam ederiz. Lütfen dininizin çok bilinen cümlelerini bir de bu dünya için okumayı deneyin. Aslında anlatılanın neler olduğunu fark edeceksinizdir. İşte en çok bilinen bir kaçı.

La İlahe İllallah. İlah yok, Allah var. Yani bu dünyadaki otorite sahibi hiç bir kişiyi kabul etmiyorum.
Allah'ü Ekber. Allah büyüktür. Yani yüce, ulu, haşmetli, önemli, değerli hiç bir kişilik yoktur. Herkes eşittir.
İyyake na'büdü ve iyyake nesteıyn. Yalnızca senin için çalışır ve yalnız senden isterim. Açıklamaya gerek yok.
Elhamdülillah. Övgü Allah'adır. Yani ondan başka kendim dahil kimseyi övmem.







16 Ağustos 2013 Cuma

Geçmişin Yükü

Merhaba

Eskiden çalıştığım bir yerde kiloları ile başı dertte olan birisi ile o sırada içeri giren diğer bir çalışan arasında şöyle bir konuşma geçmişti.

- ... Sen kaç kilosun?
- 60.
- (Bize dönerek) Siz ... hanımı ne kadar taşıyabilirsiniz?
- !
- Düşünün! ben 7 gün 24 saat ... hanımı sürekli taşıyorum. 

Bizim için şişmanlık fark edilse dahi sıradan bir durum. Günlük hayatımızda bir şeyi bir yerden kaldırıp başka bir yere götürmek yük olarak kabul edilmesine rağmen, kilolarımızı sürekli taşımak yük sayılmıyor. Bu örneği özellikle verdim, konumuz diyet değil elbette. Günlük koşturmaca içerisinde insan nelerin kendine yük olduğunu, neleri üzerine gereksiz yere aldığını veya ona başkaları tarafından yük yüklendiğini fark etmiyor. Ya da fark etse bile bu durum normalleştiği için ses çıkarmadan taşımaya devam ediyor. Pentagram müzik grubu bunu bir şarkısında şöyle dile getiriyor. "Yarını mühürleyen bir rüya gibi, omzumuzdan düşmüyor geçmişin yükü" 

Normalleştirme sürecinde en büyük etken eğitimdir. Eğitim şart! elbette. Ancak eğitim ile, verilen bizi ileriye taşıyacak donanım mı, yoksa sadece eskinin masalları mı? 

"Eskinin masalları" söylemi, dikkat edilmesi gereken bir söylemdir. Çünkü bu söylemi her iki taraf ta kullanabilir. Tarih boyunca gerçekler insana defalarca hatırlatıldığı için gerçeğin hatırlatılmasına da eskilerin masalları diyenler elbette çıkacaktır. Peki! bir sözün eskinin masalı mı yoksa gerçeğin hatırlatılması mı olduğunu nasıl anlarız? İsterseniz gerçeğin hatırlatılmasına karşı çıkanların özelliklerini anlatarak konuyu açıklamaya çalışalım. 

Öncelikle, gerçeğin hatırlatılmasına karşı çıkanlar bizzat bunun üstünü örtenler, yani gerçeğin ortaya çıkmamasından çıkar elde edenlerdir. Din dilinde bunun karşılığı küfürdür. (Furkan 4,5, Enfal 30,31) Bugünkü kullandığımız kafir (Müslüman olmayan) sözcüğü ile karıştırmayın. Bu kişiler, kendi kurdukları düzen, düzmece, kurgu ve tasarımlarını hayata geçirerek, gerçeğin üstünü kendi çıkarları için örterler. Bu tasarımı zaten kendileri yaptıkları için, tasarımın temellerinin hangi geçersiz ilkelere bağlı olduğunu da iyi bilmekte ve birisi kendilerine gerçeği hatırlattığında onu eskilerden masal anlatmakla suçlamakta ve bu tasarıma uygun davrananların gözünde küçük düşürerek sözlerini dinlenilmez-önemsenmez hale getirmektedirler. İşte bu tasarımın yaşam şekli de eğitim ile verilmektedir. 

Bu eğitim sisteminde verilen, kibir yani büyüklenme ve inkârdır. Daha önceden piramit sisteminden bahsetmiştik, bu sistemde yukarı çıkmaya çalışmak temel hedeftir. Bu yarışarak ya da başkasının hakkına tecavüz ederek mümkündür. Her ne kadar eğitim ile elde edilecek bilginin bizi bu seviyeye çıkaracağı söylense de bu tek başına mümkün değildir. Bilgi sadece tercih sebebi olabilir. Çünkü bu sistemde bilgi bile tekel olmak için kullanılmaktadır. Gerçekte bilginin herkese yayılması, herkesi kuşatması gerektiğinin de üstü örtülür. Yani bu sistemde bilgi yarışın bir parçasıdır. Sistemdeki hemen herkes için temel amaç bir diğerinden üstün olmaktır. Birilerinden üstün olmanın aynı zamanda bir başkalarının altında olmak olduğu gerçeği genellikle görmezden gelinir, ya da normal kabul edilir. (Nahl 21,22)

İnkâr ise bir şeyi görmek ancak onu ya da onun kaynağını kabul etmemek demektir. Eğitim sisteminde bunun karşılığı şudur; Bizim eğitim sistemimiz yarış atı yetiştirircesine bir sistem olduğu için bu sistemde elde ettiklerimiz yada edeceklerimizin ancak kendi çabamız ve çalışmamız ile olacağını bize anlatmaktadır. Yani hak verilmez alınır. Hak etmek için çalışmak gerekir, çalışmayanın hakkı da yoktur. Bu anlamda fakir, güçsüz, miskin, yetersiz ve bakıma muhtaç olanlar bunu hak edenlerdir. Peki! inkâr bunun neresinde derseniz şuradadır. Biz doğduğumuzda, yani fakir (fakr içerisinde), güçsüz, miskin (isteyemeyen - veya ne isteyeceğini bilmez) ve yetersiz ve bakıma muhtaç iken bize can veren, besleyen, büyüten, giydiren, eğiten, koruyan, kollayan kimdi? Yani biz bunları çalışarak mı elde ettik? Bunları ailemiz verdi deseniz bile onlara kim verdi? Bunun dışında, yaşadığımız topraklar, evimiz, güvenliğimiz, diğer ihtiyaçlarımızı kim karşılıyor? Toplumun bu ihtiyaçlarımızı karşılaması için önceden mi çalıştık? Soluduğumuz hava, aldığımız güneş, ağaçlar, meyveler, hayvanlar nereden geliyor. Milyonlarca yıllık bu oluşumu sağlamak için ne kadar çalıştık? Çalışmak önemlidir elbette, hatta ibadettir de. Ancak, çalışmak hak alma mücadelesi değil teşekkürdür. Hak alma mücadelesi ile pastadan büyük pay kapmaya çalışmak ve başkalarının hakkına engel olmak ise kendini ihtiyaçlarının üstünde görüp, kerameti kendinden menkul zanneden inkârcıların işidir. (Leyl 4-10)

Gerçeğin üstünü örtenler, kendi tasarımlarının yükünü kendileri yüklenmez, kurdukları piramit sistemi ile sözde alttakilerin üstüne yıkarlar. Bu yük öylesine şiddetlidir ki, belimizi büker, başımızı eğer. (İnşirah 2,3) Bu sistemde kendine yer edinmek isteyenler ise gerçeği görseler bile hırsları yüzünden bunu kabul etmezler. (Enam 25) 

Çünkü, her iki grupta gelecek endişesi içerisindedirler. Birinci grup elinde kalanları korumak için, ikinci grup ise daha fazlasını elde etmek için bu tasarımın içerisinde yaşamaya devam ederler. (nahl 21,22) Gelecekten emin olmamak duyarsız, hissiz, çevresindeki feryatları duymayan, zulmü görmeyen, haksızlıklar karşısında susan bir toplum oluşturur. 

Yani, bu toplum adeta ölü bir toplumdur. Çevremizde yüksek binalar, altımızda lüks otomobiller, etrafta sürekli koşuşturan insanlar olabilir. Bir insanın yaşadığını bundan mı anlarsınız, yoksa duyularının çalışıp çalışmadığından mı. Adeta robotlaşmış insanlar görünürde bu duyularını kaybetmemiş olabilirler, ancak bu duyular bir işe yaramadığı sürece adeta ölü hükmündedir. 

İşte böyle bir toplum gelecekte tekrar ayağa kalkabileceği inancını da kaybetmiştir. (Müminun 82,83) Hatta bu insanların büyük çoğunluğu (Hristiyan, Musevi, Budist... dahil) bir yaratıcının olduğuna, mülkün Allah'a ait olduğuna, Allah'ın her şeyi bildiğine inanırlar. (Müminun 84-89) Ancak bu sistemin yıkılıp, doğal olan, yaratılışa uygun olan sistemin geri geleceğine inanmazlar. Böyle bir şeye kimsenin gücünün yetmeyeceğini düşünürler. Kimisi elindekileri kaybetmekten korktuğu için kimisi de daha fazla biriktirmek ve ölümsüz (mecazi) olmak için sistem için çalışmaya devam ederler. Yani Allah'a inanır, ancak güvenmezler. 

Eğitim dediğimizde sadece okulu anlamayın, annemiz, babamız, çevremiz, yakınlarımız, devletimiz, dinimiz hatta bütün dünya bu eğitim sisteminin içindedir. Kimi zaman deneyimler ile, kimi zaman özendirerek, kimi zaman korkutarak, kimi zaman da eskilerden masallar anlatarak bu eğitimi verirler. 

Peki, herkes eski masalları anlattığına göre doğruyu nasıl ayırt edeceğiz? Ne de olsa söylenmemiş söz olmadığına göre, söyleyeceğimiz her şey de eski. İnsanların çoğunluğu Allah'a inandığına göre yaratılıştan başlayalım. Tartışmayı başka konulara çekmemek için geleneksel anlatı üzerinden gideceğim. 

İnsan yaratıldı, bu gün  de gördüğümüz bir gerçek ve sanırım tartışma yok. İlk önce cennetteydi, bu cennetin neresi olduğu şu anda konumuz değil. Daha sonra şeytan insanı aldattı, yani ona bir masal anlattı. Neydi bu masal? Ölümsüzlük ve yıkılmaz, sarsılmaz bir mülk yani sahiplenme masalı. (Taha 120, Araf 20) Bildiğiniz gibi Adem bu masala inandı ve meyveyi-zokayı yedi. Bu andan itibaren cennet hayatı bitmişti. İnsanlar birbirine düşman oldular, bağı, bahçeyi çit çevirerek sahiplendiler, diğer insanlar ile paylaşmadılar, hatta kardeş kardeşi bile öldürdü, hakkına tecavüz etti. Sonra iyilik ve barış isteyenler bu başından beri anlattığımız masalı anlatarak insanlara gerçeği hatırlatmak istediler. Çünkü ortada bir cennet kalmadığı için anlatılan sadece bir vaat olarak algılandı. Tıpkı bugün cennete öldükten sonra gideceğimiz inancı gibi. 

Görüldüğü gibi bugün bizim gerçek hayatımız, aslında şeytanın anlattığı tarihin ilk masalı. O zaman sizce hangi masal daha eski? Yaşadığımız gerçeklik, omzumuzda öyle bir yük ki, biri bize "bu yükten kurtulabilirsin" dediğinde masal anlattığını düşünüyoruz. Hatta hayal kurduğunu, ayakta uyuduğunu, gerçekliğin dışında olduğunu söylüyoruz. Asıl ilginç olan Allah'a inanmamıza rağmen, cennetin Allah'ın vaadi olduğunu bilmemize rağmen böyle düşünüyoruz.

Önümüze ördüğümüz bu duvarı yıkamadığımız için, kabul etmek zorunda kalmışız. Ancak Allah inancı ile bu yaşamımız çelişik olduğu için de bir çözüm geliştirmişiz. Bu da çift kişilikli olmak, bu dünya ile öbür dünyayı birbirinden ayırmak olmuş. Bu dünyada şeytanın masalına göre yaşamayı seçmişiz, bu geçerliliğin üstesinden gelememişiz. Allah inancımızı ve cennet arzumuzu ise öbür dünyaya bırakmışız. 

Böylelikle hem bugünün tasarımcısının bize çizdiği sınırları aşmamış, hem de gerçek tasarımcının söylediklerine inanmışız. Böylelikle eğitim sistemimizin bütün unsurları (din dahil) birbiri ile çelişmeden sürüp gitmiş, omzumuza yüklenmiş. 

O zaman önce içimizi bir ferahlatalım. Hem bu dünya için hem de öbür dünya için üzerimize yüklenmiş yükleri omzumuzdan bir atalım. Çünkü bunlar belimizi bükmüş, başımızı eğmiş, bizi düşünemez hale getirmiştir. (İnşirah 1-3) Kendi değerimizi ve gücün sadece bizde olduğunu bilelim. Bunu yapmak çok kolaydır. Çünkü sadece gücünüzü kendi elinize alacaksınız. Başkalarının söyledikleri ile değil kendi aklınız ve vicdanınız ile düşüneceksiniz. Emin olun 10-20 yıl eğitimini aldığımız fakat hala çözemediğimiz sistemden daha kolay olacak. Bunun için bir konuda çalışıp düşünmeyi bitirince, diğeri ile uğraşmaya akletmeye başlayın. Sözde hırslarınız için çalışmayı bırakın. Başınızı kaldırın, doğru yöne yönelin. (İnşirah 4-8)