Merhaba,
İnsanoğlu ne zaman ki gücü (malı, mülkü, parayı, otoriteyi) kendi elinde toplayıp kendini ihtiyaçlarının üstünde görmeye başlamış, o zaman tanrılık iddiası da başlamıştır. İnsanoğlunun hırsı, bir tanrı olmasını ister. (Tek değil) Yani kendi dışındaki bütün büyüklükleri kıskanır ve her şeyi kendi elinde tutmak, her şeyi kendi yönetmek, her şeyin kendisi için olmasını ister.
Hepimiz şöyle kabaca kendimizi bir tartalım. Gerçekçi olmayı bir kenara bırakın, böyle bir hayal belki de hepimiz kurmuşuzdur. Ancak gerçekleştirme aşamasında bu hayal küçülerek konulara, becerilere dayalı, konunun ya da becerinin en iyi en büyük ismi olma arzusuna dönüşebilmiştir. Nasıl, şimdi akla yatmaya başladı değil mi? Hatta ilerleyen aşamalarda bu da olmayınca alan daha da daraltılmıştır. Benzer bir şekilde mala, mülke, paraya, otoriteye hükmetme arzusu da zamanla gerçekçi sebeplerle daralmıştır. Ben de dahil tanıdığım herkes zengin olmayı, güçlü olmayı zaman zaman hayal etmiştir. Bu hayal zamanla gerçekçi çizgilere(!) çekilerek ev, araba, kat, yat... sınırlarına kadar gerilemiştir.
O zaman gayet insani olan bu isteğin tanrılık iddiası ile karşılaştırılması konunun üzerinde çok düşünülmediğinde ileri ve saçma bir iddia gibi gelebilir. Emin olun yıllar önce biri bana bu şekilde anlatsa belki onu dinsizlik ile suçlayabilirdim. Hatta belki suçladığım insanların bir kısmı bunları söylemiş , ama ben anlamamış olabilirim.
Buradaki açık nokta şurasıdır. Bir insanın herhangi bir konuda en çok birikime sahip olma isteği, diğer insanlar olmadan boşa düşer. Yani sizin dışınızda hiç kimsenin olmadığı bir ortamda her şeye sizin sahip olmanız düşüncesi saçma bir düşüncedir. O zaman insanın bu iddiası, BİR olma değil BİRİNCİ olma iddiasıdır. En kötü firavun bile kölelerini beslemiş, onlara rızk vermiştir, yani onlara sahip çıkmıştır. "Ben sizin en yüce Rabbinizim" (Naziat-24) demiştir. Çünkü firavun da bilmektedir ki, onu Rab yapan köleleridir.
Herkesin birinci olacağı bir matematik olamayacağına göre insanoğlunun beyni buna bir çözüm bulmuştur. Bu da çok tanrı inancıdır. İnsanoğlu zamanı bölerek en büyük olma iddiasını sürdürmüştür. Bu durumda geçmiş ataların artık öldükleri için yüceltilmesinde, tanrılaştırılmasında hiç bir sıkıntı yoktur. Çünkü zaman artık onların zamanı değildir. Mekanı bölerek de en büyüklük iddiası devam etmiştir. Doğal coğrafi bölünmelerin haricinde herhangi bir nehir, dağ, orman hatta çizgi... mekanı bölerek ülkeleri, yerleşim birimlerini oluşturmuş ve aynı zamanda da olsa farklı bölgelerin tanrıları ortaya çıkmıştır. Aynı zaman ve mekanda ise çatışmaların önüne geçmek için konular bölünmüş ve birden fazla en büyük elde edilmiştir. Benzer bir şekilde beceriler kullanılarak da sanatçılar, meslek sahipleri ortaya çıkmış ve savaşmadan en büyük olabilmişlerdir.
Her ne kadar çok tanrıcılık gerçekçi bir çözüm gibi görünse de, aslında bu hırsı ortadan kaldırmamış sadece kabul edilebilir düzeylere indirmiştir. Yunan mitolojisinde olduğu gibi, bu en büyüklerin kendi içindeki savaşları dilden dile dolaşmış, dolaştıkça itibarları, prestijleri artmıştır.
Ancak bu paylaşımda her ne kadar en büyük sahip sayısı giderek artsa da matematik olarak eşitlik mümkün değildir. Çünkü her yarışta en az iki kişiye ihtiyaç vardır ki ortaya birinci çıkabilsin. Yani herhangi bir şeye sahip olduğunuz anda, ona ihtiyacı olan en az bir kişinin hakkını elinden almış olursunuz. O zaman bir kişinin hakkını elinden almamak için (kul hakkı ile gitmemek için) sadece ihtiyacı olanı kullanmak (yani kendi bedenine dahil etmek) ve sahip olmamak gerekir. Yani kendi bedenine, kendine sahip olmak, sahip çıkmak gerekir. Bir şeye sizden başka hiç kimsenin talebi yoksa ve o şeye sizin de ihtiyacınız yoksa o şeyin değeri yoktur.
Bu bağlamda "sahip çıkmak" başkasının hakkını korumaya çalışmak iddiası dahi, iyi niyetli başlayan ancak insanın hırsı ile kendisine teşekkür edilmesini isteme noktasına kadar gidebilecek tehlikeli bir iddiaya dönüşebilir. Yani şeytan doğru yol üzerinde de oturur.
Buraya kadar toparlayacak olursak insan beyni bir tanrı olmasını ister, ancak şartlar onu çok tanrıyı icat ederek yaşama mücadelesini sürdürme noktasına getirmiştir.
Konu başlığımız laiklik, ancak şu ana kadar bu konuya gelemediğimizin farkındayım. Yukarıda bilinçli olarak insanın ihtiyacı, hırsı, tanrılık iddiası ve tanrı kavramlarını birlikte kullandım. Çünkü tanrılık, hangi konuda olursa olsun ileri bir iddiadır. Bu iddiaya sahip olabilmek için çok güçlü olmak gerekir. Tarih boyunca güç için yapılan savaşlar çok kanlı sahneler doğurmuştur. İnsan doğası gereği hırslıdır, onu egosu buna zorlar, bu doğru! Ancak aynı insanın bedenini yöneten egonun da altındaki beyin yapısının (id) en temel amacı yaşamaktır. Bu yüzden de insanoğlu barışı icat etmiştir.
Dolayısı ile bir tanrı olabilmek için savaşmak ile çok tanrıcılığın kabulü ile barışık yaşamak dünya dışı ilahi söylemler değil, tam anlamı ile dünyadaki paylaşım mücadelesininin söylemleridir.
Bilinen bütün dinler bizi "bir tanrıya" götürür. Yunan mitolojisi dahi çok tanrılı olmasına rağmen en güçlü "Zeus" kavramı ile bu tanrıları BİR'leştirmektedir. O zaman klasik söylemle baktığımızda dinler savaşı temsil ederler. Çünkü kendisi dışındakileri reddederek tek doğrunun kendisi olduğunu iddia eder. Hatta mezhepler, tarikatler bile bu iddiadadır. Ancak imkanı olmadığı için diğerlerini yok edemez, birlikte yaşamak zorunda olmayı kabul eder. Birlikte yaşamak ilişki kurmak zorunda olmak, ortak işler yapmak, paylaşmak zorunda olmak (en azından mekanı) demektir. İşte bu noktada insan beyni bir çözüm daha bulmuş ve Laikliği icat etmiştir.
Evet! bana göre çok tanrıcılığı ve barışı icat eden insanoğlunun önemli bir icadı da laikliktir. Laiklik en temel anlamda din ve dünya işlerini ayırmak demektir. Yani ikili bir sistemdir. İnsanın hırsı olan "bir tanrıyı" öbür dünyaya hapsederek bu dünyadaki çok tanrılar ile barış içerisinde yaşamanın devamını sağlar.
Neredeyse bütün dinler evrensel olduklarını iddia ederler. Benzer bir şekilde yönetim biçimleri de (emperyalizm, kapitalizm, sosyalizm, komünizm...) evrensel olma isteğindedir. Laiklik burada da çözüm için devreye girmiş ve konuları paylaştırmıştır.
Laiklik kan dökülmesini azaltan insan icadı bir çözümdür. Çok yakın tarihimizde dahi din adına büyük kanlı savaşlar yaşanmış hatta hala yaşanmaktadır. Bu yüzden laiklik, geçmişi biraz bilen herkesin ayak direyeceği bir ilkedir. Bu anlamda baktığımızda laiklik çizgisinden geri gidişlere izin vermemek için dikkatli olmak gerekir.
Laikliğe karşı olanların en büyük söylemi "Laiklik, dinsizliktir!" söylemidir. Genel olarak bu tipler, dini kuralların devlet yönetiminde de etkili olması gerektiğini savunurlar. Peki hangi dinin kuralları etkili olacak? Elbette benim dinimin ki! Zaten çatışmayı doğuran nokta da burasıdır. Aslında bu istek dinin değerlerini değil, kendi inancına göre kendi çıkarlarını korumak içindir. Bu tipler, "kişi laik olmaz" derler. Aslına bakarsanız olmaması gerektiği konusuna ben de katılırım, ancak aynı tipler dünya için biriktirmeye devam ederken namaz kılmayı da sürdürürler. Bu da laik bir davranış değil midir? Demek ki laik kişi olurmuş.
İtiraz edenler için biraz daha açayım. Günümüzde kişisel gelişim söylemlerini takip ettiğimizde, karakterin değil kişilik özelliklerinin ön plana çıkarılması, yeteneklerin beslenmesi, becerilerin artırılması ve cilalanması ile dünya imkanlarından daha çok faydalanmak için öne geçmenin, seçilebilir olmanın anlatıldığı görülecektir. Bu anlatımların çoğunda, bedeninizi yönetmek, işinizi yönetmek, diğer insanları yönetmek anlatılır. Bu söylemlerin o kadar çok taraftarı vardır ve günlük hayatta o kadar çok kullanılmaktadır ki, doğruluğu tartışılmaz bile. Çocukluğumuzdan itibaren öne geçmek için eğitilir, yönlendiriliriz. Ancak aynı insan grubununda bir de din algısı vardır. Bu en temelde ahiret-gelecek korkusu ya da geride kalan insanlara acıma hissiyle bir şeylerin yanlış gittiğini insana hissettirir. İşte bu noktada din ona "şükretmesini ve ibadet etmesini" söyler. Aradaki bağı-alâkayı kurmadan dünya için çalışırken, nimetler için şükür etmek ve namaz, oruç gibi ritüelleri yerine getirmek tam anlamı ile laik bir kişi olmaktır.
Gelelim bizim düşüncemize. Laiklik, insanoğlunun geri gidiş noktasında kan dökülmesini azaltacak direnç noktalarından birisidir. Bu anlamda daha geriye gidilmemesi gerekir. Ancak, aynı direnç ileri yönlü hareketi de engelleyecek bir yapıya bürünmemelidir. Bu yüzden laikliği tanımak ve nedenlerini iyi bilmek gerekir. Yoksa kuru bir ilke olursa, o da putlaştırılırsa-yüceltilirse, yıkılmaya mahkum olur.
Her insanın dini, kendi düşünce sistematiği, yaşadığı çevre, aldığı bilgiler içerisinde farklılaşır. Bu anlamda her insanın dini ayrıdır diyebiliriz. Din en temel tanımda kurallar ile yaşamaktır. Bütün dinler öğretidir. İçerisinde insanlık, çevre ve töre-tarih değerleri içerir. Tamamı ortak yaşama kültürüdür. Bu anlamda bütün dinleri öğrenmek için insanların eğitilerek birey olması gerekir. Bu eğitimi tamamlamamış kişiler (reşit olmayanlar) dinen sorumlu tutulmaz.
Eğitimini tamamlayarak birey olmuş (dinini öğrenmiş) herkes artık laik olmamalıdır. Kendisi zulüm görüyorsa bu zulümden kurtulmak için çaba sarf etmelidir. Kendisine zulmeden büyüklerine-tanrılarına karşı çıkmalıdır. Ezilen insanların sorunlarını görmeli ve bu sorunları çözmek için onlara yardım etmelidir. Eğer kendisi önde ise geride kalanlara destek olmalıdır. Eğer herhangi bir konuda (para-mal-bilgi-güç) birikimi varsa bunu diğer herkesle paylaşmalıdır. Aksi taktirde onun dini düşüncesi de dünya için ayrı, öbür dünya için ayrı biriktirmenin ötesine geçemez.
Bugünkü anlayışta laik olmak istemeyen kişilerin kastettiği genel olarak yukarıdaki söylem değildir. Onlar ölümden sonrası için biriktirdiklerinden zaten emindirler. Bu dünya için biriktirme yarışında hızla ilerlemelerine rağmen geride olduklarının farkındalar. Bu yüzden kendi gibi olanların da desteğini alarak bu dünyada daha güçlü olmak pastadan daha büyük pay alabilmek için kendi dinlerinin hakim olmasını istemektedirler. Laiklik ilkesi önlerinde önemli bir engel olduğu için de ona saldırmaktalar.
Yani "kişi laik olmamalı" derken, biz dini değerlerine uygun yaşamayı kastederken, onlar dini değerlere uygun yönetmek-sahip olmak isteğini dile getirmekteler. Bizim laik olmama isteğimiz, doğa ile bütünlüğü anlatan bir kızıl derili atasını, hırslarını öldüren bir Budist rahibi, askerin kurşununun önüne geçen bir Hristiyan papazı, şiddetten kaçanları dinlerini sormadan camide saklayan imamı, ağaç kesilmesin diye parkta sabahlayan bir öğrenciyi, hayvanlar ölmesin diye zincir oluşturan insanları oluşturur. Onların laik olmama isteği ise Firavunu, papayı, halifeyi (peygamber halife değildir), kralı, padişahı, din adamını oluşturur.
O zaman herhangi bir ilişkiye girildiği anda çatışmayı engellemek için laiklik direnç noktası olmalıdır. Yani istisnasız herkes "senin dinin sana benim dinim bana" diyebilmelidir. Zaten insanlık değerlerini ön planda tutanlar için laik olmamak yani dinini yaşamak herhangi bir çatışmaya neden olmaz. Çünkü o, karşısındakinin dinine bakmadan insanlık değerlerine göre davranacaktır. Bunu yapmayanlar için ise laiklik noktasında direnmesi onun zararına olmaz.
Bu durum klasik söylemde kazan-kazan ilişkisidir. İnsanlık değerlerine sahip iki birey ilişkiye girdiğinde, ikisinin de laik olmaması kazan-kazan ilişkisidir. Bugünkü anlamda iki laik kişinin ilişkiye girmesi barıştır ve kaybet-kaybet ilişkisidir. Kendi çıkarları için laik olmayan kişilerin başka bir dinden olanla ilişkileri ise savaştır ve öl-kazan ilişkisidir. Kendi çıkarları için laik olmayan aynı dinden kişilerin ilişkisi ise kaybet-kazan ilişkisidir.
Bana göre dini açıdan meseleyi değerlendirdiğimizde İslam, bireye çok önem verir. Onun ezilmesine, hor görülmesine, kullanılmasına, zulüm görmesine, zalim olmasına, başkalarını kullanmasına, kibirlenmesine, başkalarını ezmesine karşı çıkar. Sosyal yaşama, toplumsallığa önem verir. İçlerinden önderler çıkması için teşvik eder. Ancak bu önderlerin halktan kopup tanrılaşmasına-büyüklenmesine-yüceltilmesine karşı çıkar. Peygamberler dahi "ben Müslümanların ilkiyim" der, birincisiyim, yöneticisiyim demez. Statü, sınıf, ırk, cinsiyet ve din ayrımı gözetmeden herkese kucak açar. Bugün yardım için din ayrımı gözetmediği çok güzel anlatılır. Ancak bilinenin aksine İslam, toplumsal yaşam ilişkileri için de din ayrımı gözetmez. Eğer karşılıklı bireysel sözleşmelerde tercih imkanı varsa Müslümanları tercih eder. Ancak sosyal kültürde ortak yaşama uygun bir şekilde "senin dinin sana benim dinim bana" der.
Başlangıçta "...İnsanoğlunun hırsı, bir tanrı olmasını ister. (Tek değil)" ifadesini kullanmıştık. Bana göre "Bir" ve "Tek" ifadeleri aynıymış gibi yanlış bir anlayış var. Bir, ifadesi sayıdır. Örneğin ben bir taneyim, siz de bir tanesiniz. Tüm özelliklerim ile birlikte değerlendirdiğinizde benden bir tane daha yok. Dolayısı ile "ben birim" dediğimde milyarlarca insandan birisi olan beni kastetmiş olurum. Eşim ve benzerim milyarlarca vardır. "Allah birdir" dersek algı karmaşası olabilir. Belki "İlah birdir" demek daha doğruymuş gibi gelebilir, ancak bu da başka ilah olmamasına rağmen Allah'ı bu evrenin bir parçası gibi tanımlamak olur. Bu yüzden "Allah tektir" ifadesi bence daha doğrudur.
İslam dinindeki Allah kavramı, insanın hırsının istediği, hiyerarşi olarak en üstteki ilah değildir. İlahlık, insanın hırsının ürünüdür. Zaten, bazı insanlar tarafından tamamı ile reddedilen ilah kavramı da bu kavramdır. Allah, ihlas suresindeki tanımı ile kendisine denk olmayan, bölünmeyen ve tektir. O'nun temsilcisi (O'ndan doğan) olmadığı gibi, O'nu uyduran (O'nu doğuran) da yoktur. Ancak bütün insanların gelişim evrelerine göre zaman zaman ya da sürekli bir Rab'be (koruyup, kollayana, sahibe) ya da bir Melik'e (yönetene, gözetene) ya da İlah'a (yaratıcıya) ihtiyacı vardır. Allah, tüm bunları üzerinde toplayarak insanların kendi içlerindeki hiyerarşiyi ortadan kaldırmıştır. Allah'ın tüm sıfatlarında olduğu gibi insanlardan beklenen, bu sıfatların gerekliliklerini yerine getirmeleridir. Örneğin bebeğine bakan anne baba, Rab'lik yapmış olur. Ancak onun Rab'liği kapsayıcı değildir. Hatta o yerine getiremediğinde görev diğer insanlara düşer. Bebeğin bir Rab'be ihtiyacı olması, ona bakanı Rab yapmaz, Rab'lik ile görevli yapar. Görev bütün toplumda olduğu için bebeğe bir şekilde bakılacağından biz, tüm bu sistemin kurucusuna Rab deriz. Bir insan için "Allah verdi", "Allah aldı" ifadeleri bu anlama gelir. Bebek büyüyüp kendi ihtiyaçlarının bir kısmını yerine getirebilecek güce geldikçe anne baba, onu yönetmeye ve gözetmeye başlar. Yani çocuğun "Melik'i" olur. Ancak bir insanın sürekli bir kişi tarafından yönetilip gözetilmesi mümkün değildir. Bu görev hem bütün topluma verilir, hem de daha önemlisi yetişen insanın kendisine verilir. Kendisine melik olabilen insana biz birey deriz. Vicdan, akıl ve ahlak sahibi insanların yönetilmesine ve gözetilmesine gerek yoktur. Böyle insanlar bütünü görebilen ve diğer insanlara da yardımcı olan, sözü dinlenen, yol gösterenlerdir. İlahlık sıfatının görevlerini üzerlerine almalarına rağmen, kendi kapasitelerini, imkanlarını çok iyi bildikleri için hiç bir zaman ilahlık iddiasında bulunmazlar. Yani onları hırsı yönlendirmez.
Bu uzun hatırlatmadan sonra konumuz laiklik ile bağlarsak İslam, İlah'ı bile bütünden ayrı bir parça olarak görmediğine göre insanın dünya ve din için ayrı sistemler kurmasını istemez. Bu durumda insanın bütün iş ve oluşları bir amaç için olmalıdır. Ancak herhangi bir insan İlahlık, Meliklik ve Rablik iddiasında bulunamayacağı için kendi düşüncesi ya da yaptıkları ile dinine, ırkına, cinsiyetine bakmaksızın hiç kimseye baskı, zulüm ya da zorbalık yapamaz. Yani bu tanım laikliğin daha üzerinde bir tanımdır.
Klasik laiklik, ikili (din ve dünya) sisteminin en büyük sorunlarından olan kan dökülmesini azalttığı için direnmemiz gereken en alt noktadır. Başka bir anlatımla son kaledir. Ancak bu kalenin içerisinde kendimizi hapsetmememiz gerekir. Bu kalenin içerisinde insanların birbirlerini ilah edinmediği, eşitlik ve adalet içerisinde yemyeşil bir bahçe (cennet) kurmamız gerekir.