Ana Sayfa

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Biz, Bir ve Bütünüz

Merhaba

BİZ'im amacımız BİR'lik olarak BÜTÜN'lüğün parçalanmasını engellemektir. Bu amacın çarpıcı sözü (sloganı) olarak da "Biz, Bir ve Bütünüz" ifadesini kullandık. Bütün renklerin kirlendiği ortamda önceliğin beyaza verilmesi gibi, sevgisizliğin arttığı günümüzde BİZ, BİR ve BÜTÜN sözcüklerinin anlamı ve neleri ifade ettiğinin tekrarlanması gerekmektedir. Çünkü aynı dili konuşmazsak anlaşabilmemiz mümkün değil!

Günümüzde taraftarlık kültürü olabildiğince artmıştır. Bu son derece normal bir durumdur. Şaşılacak bir şey yoktur. Eğer insan olma özelliklerini bir tarafa bırakırsak bu durum normal olmasının yanında doğaldır da. Çünkü doğada hayatta kalma mücadelesi vardır. Bunun en kolay şekli de ya güçlü olmak ya da güçlünün yanında olmaktır. Peki o zaman neden tek bir kutup değil de birden fazla kutupta toplanma oluşuyor? Örneğin neden herkes Fenerbahçeli ya da Galatasaraylı değil? Bana göre bunun nedeni de doğal. Çünkü bir grup ne kadar kalabalık ise pastadan kapılacak dilim o kadar küçülüyor. Tabi, grup seçmenin tek kriteri bu değil. Hatta çoğunluk için düşündüğümüzde grup seçmek söz konusu bile değil. Çünkü onlar ya doğuştan ya da rol model aldıklarının peşinden ya da şartlar onları oraya sürüklediğinden grubun içindeler ve ayrılmayı düşünmezler bile. Bu durumda da pastadaki paya her zaman razı olurlar. 

Yaşam mücadelesinde bir tarafın yanında olmayı anladık diyelim. Peki, neden fikir konularında da insanlar taraf olmak durumundalar? Her hangi bir fikir belirtmeden tarafsız kalamazlar mı? Eğer iki fikrin mücadelesinden etkilenmeyecekler ise bunu yapabilirler. Ancak mutlak bir tarafsızlık söz konusu değildir. Örneğin herhangi bir ülkenin kimliğine sahipseniz tarafsınız demektir. O zaman taraf olmak bir anlamda insanların kendilerini kimliklendirme ihtiyaçlarını karşılayan bir olgudur. 

Taraftarlık kültürünü anlatmaya başladığımızda "insan  olma özelliklerini bir tarafa bırakırsak" diye başladık ve durumu normal ve doğal olarak kimliklendirme ihtiyacına bağladık. Yani insanın kimlik bulma ihtiyacı doğal bir ihtiyaçsa taraftarlık da doğal bir sonuç değil midir? 

Bir insanın "Ben kimim?" demesi yani kimlik araması doğaldır. İnsan olma özelliklerini bir kenara bırakırsak güçlünün yanında pay alarak yaşama mücadelesi vermesi ya da yine yaşam mücadelesi için daha büyük pay sahibi olmaya çalışması da doğaldır. Ancak insan, yaşam mücadelesinde ihtiyacı olan payı ancak savaşarak veya başkasından bekleyerek değil, çalışarak ve paylaşarak da elde edebileceği seçeneğini görebilecek özelliğe sahip bir canlıdır. 

Bu anlamda baktığımızda insanın "Ben kimim?" sorusu yanlış bir soru değil hatta doğru soruların ilkidir. Yanlış olan henüz "Ben kimim?" sorusuna cevap bulamadan hatta bu soruyu hiç sormadan "Biz kimiz?" sorusunun cevabında kendini bulmaya, tarif etmeye, kimliklendirmeye çalışmasıdır. 

Bir bebek dünyaya geldiğinde her şeyiyle bakıcısına bağımlıdır. Bakıcısı sözcüğünü özellikle kullandım. Çünkü bir bebeği doğurmak doğal bir süreçtir. Bu noktada kadının gebelik organına rahim denmesi bence doğru değildir. Rahim (acımak, esirgemek, korumak, karşılıksız vermek) bir sıfattır. Bu sıfata sahip kadınlara anne erkeklere ise baba denir. Yani annelik sonradan kazanılan bir kimliktir. Konumuza dönersek, bebek bağımlı bir varlıktır. Bu durumda iken bizim hukukumuza göre hukuki kimliği vardır ancak bu kimliği dahi koruyabilecek güçte olmadığı için ebeveynine teslim edilir. Bebek, ne vücut bütünlüğünü, ne cinsel kimliğini, ne de yaşamını koruyabilecek donanıma sahip değildir. Yani en temel anlamda bile "Benliği" yoktur. Ancak "Ben kimim?" sorusunu (sözlü olarak değil elbet) doğduktan hemen sonra sormaya başlar. Bu dokunarak, görerek, koklayarak, duyarak kendi varlığını kendi dışında olanlardan ayırarak bütünlüğe sahip bir parça olduğunun farkına varması ile başlar. Elinin, ayağının vücut bütünlüğünün bir parçası  olduğunu keşfetmek ile başlayan öğrenme süreci kimliklerini, kişiliğini, karakterini, düşüncelerini, fikirlerini keşfederek devam edecektir. 

Bugün "Ben kimim?" sorusuna verilen cevaplar genellikle sadece kimliklerin öğrenilmesi olarak algılanmaktadır. Günümüzün yarış kültürü ise kişilik üzerinde çalışarak kimlik görünümlerini satılabilir (para eder, değerli) hale getirmeye çalışarak bireyselliği kuvvetlendirmeye çalışmaktadır. Ancak karakter, düşünce ve fikirlerin üzerinde yeterince çalışılmadığı için "Biz kimiz?" sorusuna süreç olarak erken geçilmekte ve normal olarak da yanlış cevaplar verilmektedir. "Biz kimiz?" sorusunun cevabı kimlikler olduğu sürece taraftarlık, bulunduğu yeri tarif etmek değil bulunduğu yere ve kimliğine bağnaz (mutaassıp-fanatik) bir şekilde sarılmak anlamına gelmektedir. 

İnsan beyni acele karar vermek ister. Bildiğiniz gibi beyin öğrenilen şeylerin birbirleri ile kurduğu ilişkiler yumağı şeklinde çalışır. Beyin düşüncenin merkezi olmasına rağmen, minimum enerji harcamak için düşünmeyi değil en kısa yolları kullanmayı tercih eder. Bunlar biyolojik deneyler ile kanıtlanmıştır. Herhangi bir fikri olduğu gibi kabul etmek ve kararlarını bu kısayolları kullanarak almak, insanı rahatlatır. Bu anlamda herhangi bir konuda karar vermenin en kolay yolu üzerinde fazla düşünmeden olduğu gibi kabul etmek ve taraftar olmak, diğer bağlantıları kurulmadığı için bağnazca takip etmektir. 

Teknik olarak beyaz bütün temel renklerin birlikteliği ile oluşur, tüm ışığı yansıtır. Siyah ise teknik olarak renk değildir, ışığa yansıtmaz, pratikte renk kabul edilir. BİZ, tıpkı beyaz gibi tüm renklerin bileşkesi, bütün ışığı yansıtan, sömürmeyen, doğadan aldığını doğaya verendir. Bu yüzden tıpkı beyaz gibi lekeleri en çabuk gösterendir. Bu avantaj mıdır, dezavantaj mıdır? Bu sizin hedefinize bağlıdır. Eğer siz lekesiz bir hayat, hataların en kısa sürede telafisi, temizlik ve saflık istiyorsanız beyaz giymelisiniz ki birincisi kendinizi sürekli korumalısınız (takva) ikincisi herhangi bir lekeyi anında görüp temizleyebilesiniz (tövbe). Eğer lekeli olmayı kabul ediyorsanız öncelikle renginizi (kimliğinizi) farklı seçmelisiniz. Sonra bu  rengin farklı özelliklerini ön plana çıkararak (kişilik) lekenin görünürlüğünü azaltmalısınız hatta lekeyi normalleştirmelisiniz. 

O zaman hedefi gizlemek, üstünü örtmek (küfür), normalleştirmek, başka özellikleri ön plana çıkarmak (putlaştırmak) olanlar için BİZ kavramı kendi gibi düşünenlerdir (kendi rengine sahip olanlar). Yani bugünün dünyasında BİZ dendiğinde bir grup anlaşılmaktadır. 

Bizim hedefimiz şeffaflık, gerçeğin öğrenilmesi, doğallık, eşitlik ve adalet olduğu için biz "BİZ" dediğimizde kastettiğimiz herkes ve her şeydir. 

Nasıl bugünün sosyolojik yaklaşımı bir kelebeğin kanat çırpışından bütün evrenin etkileneceğini savunuyorsa (Kaos teorisi) biz de bir annenin ağlamasından, bir adamın açlığından, bir çocuğun içine çektiği tiner kokusundan, bir kızın zorla evlendirilmesinden, bir işçinin asgari ücret ile çalışmak zorunda olmasından, bir babanın evine ekmek götürememesinden, bir insanın hakkının çiğnenmesinden, bir sokak köpeğinin öldürülmesinden, bir kuşun içecek su bulamamasından, bir ağacın kesilmesinden, bir böceğin ezilmesinden "BİZ"im etkileneceğimizi savunuyoruz. 

Bu anlamda BİR bizim için BİZ'in görünen yüzü ve eşitliktir. Ben BİR'im benden bir başka yok, sen de BİR'sin senden başkası yok. Bu yüzden BİZ de BİR'iz hepimiz eşitiz. 

İnsan beyninin acele karar vermek istediğinden söz etmiştik. Düşünme süreci sancılı bir süreçtir, bu yüzden insan başkasından bilgiyi olduğu gibi alıp kullanma yöntemini de kullanır. Kendi öğrendiklerine tecrübe denirken başkasından aldığına nakil deriz. Beyin için her ikisi de bilgidir. Ancak kendi tecrübesi sebep ve sonuçları ile birlikte bir ağ örüntüsü iken, nakil ile alınan bilgi sadece bir bağlantıdır. 

İnsanın sayı sayma hastalığı bu noktada da devreye girer. Herhangi bir bilgi için taraftar sayısı ne kadar çok ise sağlamlık, geçerlilik ve doğruluğu da o kadar kabul edilir. Yani beyin hem kısa yolu hem de tabiri caizse otobanı bulmuş olur. 

Bugün BİZ dendiğinde herkes ve her şey değil de bir grup algılandığı için beynimiz BİZ'in değerini algılamak için "Biz kaç kişiyiz?" sorusunu sormaktadır. Çünkü kaç kişi olunduğu gücü temsil etmektedir. Hatta birlik sözcüğü bile bu sayılı kişilerin ortak çıkarlarını tarif etmek için kullanılmaktadır. Kimlik ayrımını tanımlamak için biz denmesi çok yadırganmasa bile, sayılı kişilerin kendilerine "Birlik" demesi bence yanlıştır. 

Bu yanılgı dini kültürümüzde de kendini göstermektedir. Örneğin "Allah Bir" ifadesi "bir tane Allah var" şeklinde algılanmaktadır. Kuran'da bir çok yerdeki "Biz" kavramı ise sayılı bir grup olarak anlaşıldığından ontolojik (varlık) bir tanrı ve onun melekleri olarak algılanmaktadır. İslamda çok tanrıcılığın önü kesin bir dille kapatıldığı için ortaklık (şirk), tanrılık katmanında değil onun güçleri üzerinden yapılmaya çalışılmaktadır. Bana göre bunun temel nedeni yukarıda ifade edilen yanılgımız dır. Şöyle düşünün; "Ben birim, Allah ta bir". Şimdi bu cümlede iki taraf arasında bir eşitlik var mı? Elbette ürkütücü bir soru. Eşitlik yok olamaz da, ancak denklemde büyüklük ya da küçüklük ifadesi de yok. Burada eşitlik olamayacağı çok açık bir şekilde görüldüğünden, halkı kandırmak isteyen bilgi sahipleri Allah'ı erişilemez yüksek bir noktaya kendilerini de onun altında sözde küçük ancak diğer insanlardan büyük noktalara yerleştirerek denkleme küçüktür işareti ekliyorlar. Evet ben birim, benden bir tane daha yok ancak ben benim gibiler içerisinde sadece 1'im. Allah'ın birliği ise kendisi gibiler içerisinde eşsiz 1 tane olması değildir. Tek olması ve başka bir şeyin olmamasıdır. Bu anlamda ayetlerde geçen Biz sözcüğü herkes ve her şeyi içine alan tektir. 

O zaman "Biz kaç kişiyiz?" sorusuna verilecek cevap her zaman BİR'dir. Böylece sayı sayarak gücün toplanmasının önüne geçerek herkesi bir sayarak yayılmasını sağlayabiliriz. Herkese yayılması demek eşitlik ve adalet demektir. Eşitlik ve adaletin olduğu bir yerde küçüklük ve büyüklük olmaz, yarış olmaz, biriktirme hırsı olmaz. 

"Biz, Biriz" dediğimizde iki şey söylemiş oluyoruz, birincisi "Biz hepimiz eşitiz" ikincisi ise "Birey olarak ben de Biz'im". Yani bu bütünü tamamlayanım. İşte bunu ifade etmek için de "Biz, Bir ve Bütünüz" diyoruz. Çünkü benim senin yani birlerin eşitliği farklı olmadığımız anlamına gelmez. Bizi oluşturan tüm bireyler farklıdır. Zaten sırf bu yüzden bile saymak doğru bir yaklaşım değildir. Bilirsiniz elmalar ile armutlar toplanmaz. 

İnsan henüz doğmadan önce bile farklıdır. Aynı annenin baktığı, aynı şeyleri yiyen, aynı eğitimi alan insanlar bile farklıdır. Eşitlik bu ikisine aynı şeyi vermek değildir. Eşitlik bu farklılıklara aynı değeri vermektir. Birini diğerinden üstün görmemektir. Farklılıkları törpülemek değil, ortaya çıkararak bütünü oluşturabilmektir. Eşitlik 100 kiloluk bir adamla 40 kiloluk bir kadına yarımşar ekmek vermek değildir. İkisine de ihtiyacı kadar vermektir. Adalet ise sadece bir ekmeğiniz var ise ikisine adil bir şekilde bölüştürmektir. 100 kiloluk adam işime daha çok yarar diyerek bir hesap yapıp ekmeği ona vermek adalet değildir. 

Bu anlamda "Bütün", bizim tasarımımız (tasavvur) değildir. Yani hayalimizde canlandıracağımız bir dünyanın yapı taşlarına karar vererek şekillendirmeye çalışmak bizim işimiz değildir. Bu zaten yapılmış ya da yapılmaktadır. Tarihte toplum yaratmaya çalışmış birçok lider olmuştur, hala da olmaktadır. Bunların tamamı ya başarısız olmuş ya da kurdukları birlikler kısa sürede yıkılmıştır. Görece olarak uzun sürenler de bunu halkının üstünde baskı kurarak yapmaya çalışmıştır. 

Bütünlük var olanı kabul etmek, bu bütünü oluşturan her bir bireyin onuruna değer vererek farklılıkları ile birlikte önce bağımsız sonra ise birbirine bağlı bireyler haline getirmeyi hedeflemektir. Daha doğrusu tasarım zaten böyledir, bunu engelleyen seçimleri ortadan kaldırmak hedef olmalıdır. 

O halde tekrarlayalım. Biz, Bir ve Bütünüz...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder