Ana Sayfa

16 Ağustos 2013 Cuma

Geçmişin Yükü

Merhaba

Eskiden çalıştığım bir yerde kiloları ile başı dertte olan birisi ile o sırada içeri giren diğer bir çalışan arasında şöyle bir konuşma geçmişti.

- ... Sen kaç kilosun?
- 60.
- (Bize dönerek) Siz ... hanımı ne kadar taşıyabilirsiniz?
- !
- Düşünün! ben 7 gün 24 saat ... hanımı sürekli taşıyorum. 

Bizim için şişmanlık fark edilse dahi sıradan bir durum. Günlük hayatımızda bir şeyi bir yerden kaldırıp başka bir yere götürmek yük olarak kabul edilmesine rağmen, kilolarımızı sürekli taşımak yük sayılmıyor. Bu örneği özellikle verdim, konumuz diyet değil elbette. Günlük koşturmaca içerisinde insan nelerin kendine yük olduğunu, neleri üzerine gereksiz yere aldığını veya ona başkaları tarafından yük yüklendiğini fark etmiyor. Ya da fark etse bile bu durum normalleştiği için ses çıkarmadan taşımaya devam ediyor. Pentagram müzik grubu bunu bir şarkısında şöyle dile getiriyor. "Yarını mühürleyen bir rüya gibi, omzumuzdan düşmüyor geçmişin yükü" 

Normalleştirme sürecinde en büyük etken eğitimdir. Eğitim şart! elbette. Ancak eğitim ile, verilen bizi ileriye taşıyacak donanım mı, yoksa sadece eskinin masalları mı? 

"Eskinin masalları" söylemi, dikkat edilmesi gereken bir söylemdir. Çünkü bu söylemi her iki taraf ta kullanabilir. Tarih boyunca gerçekler insana defalarca hatırlatıldığı için gerçeğin hatırlatılmasına da eskilerin masalları diyenler elbette çıkacaktır. Peki! bir sözün eskinin masalı mı yoksa gerçeğin hatırlatılması mı olduğunu nasıl anlarız? İsterseniz gerçeğin hatırlatılmasına karşı çıkanların özelliklerini anlatarak konuyu açıklamaya çalışalım. 

Öncelikle, gerçeğin hatırlatılmasına karşı çıkanlar bizzat bunun üstünü örtenler, yani gerçeğin ortaya çıkmamasından çıkar elde edenlerdir. Din dilinde bunun karşılığı küfürdür. (Furkan 4,5, Enfal 30,31) Bugünkü kullandığımız kafir (Müslüman olmayan) sözcüğü ile karıştırmayın. Bu kişiler, kendi kurdukları düzen, düzmece, kurgu ve tasarımlarını hayata geçirerek, gerçeğin üstünü kendi çıkarları için örterler. Bu tasarımı zaten kendileri yaptıkları için, tasarımın temellerinin hangi geçersiz ilkelere bağlı olduğunu da iyi bilmekte ve birisi kendilerine gerçeği hatırlattığında onu eskilerden masal anlatmakla suçlamakta ve bu tasarıma uygun davrananların gözünde küçük düşürerek sözlerini dinlenilmez-önemsenmez hale getirmektedirler. İşte bu tasarımın yaşam şekli de eğitim ile verilmektedir. 

Bu eğitim sisteminde verilen, kibir yani büyüklenme ve inkârdır. Daha önceden piramit sisteminden bahsetmiştik, bu sistemde yukarı çıkmaya çalışmak temel hedeftir. Bu yarışarak ya da başkasının hakkına tecavüz ederek mümkündür. Her ne kadar eğitim ile elde edilecek bilginin bizi bu seviyeye çıkaracağı söylense de bu tek başına mümkün değildir. Bilgi sadece tercih sebebi olabilir. Çünkü bu sistemde bilgi bile tekel olmak için kullanılmaktadır. Gerçekte bilginin herkese yayılması, herkesi kuşatması gerektiğinin de üstü örtülür. Yani bu sistemde bilgi yarışın bir parçasıdır. Sistemdeki hemen herkes için temel amaç bir diğerinden üstün olmaktır. Birilerinden üstün olmanın aynı zamanda bir başkalarının altında olmak olduğu gerçeği genellikle görmezden gelinir, ya da normal kabul edilir. (Nahl 21,22)

İnkâr ise bir şeyi görmek ancak onu ya da onun kaynağını kabul etmemek demektir. Eğitim sisteminde bunun karşılığı şudur; Bizim eğitim sistemimiz yarış atı yetiştirircesine bir sistem olduğu için bu sistemde elde ettiklerimiz yada edeceklerimizin ancak kendi çabamız ve çalışmamız ile olacağını bize anlatmaktadır. Yani hak verilmez alınır. Hak etmek için çalışmak gerekir, çalışmayanın hakkı da yoktur. Bu anlamda fakir, güçsüz, miskin, yetersiz ve bakıma muhtaç olanlar bunu hak edenlerdir. Peki! inkâr bunun neresinde derseniz şuradadır. Biz doğduğumuzda, yani fakir (fakr içerisinde), güçsüz, miskin (isteyemeyen - veya ne isteyeceğini bilmez) ve yetersiz ve bakıma muhtaç iken bize can veren, besleyen, büyüten, giydiren, eğiten, koruyan, kollayan kimdi? Yani biz bunları çalışarak mı elde ettik? Bunları ailemiz verdi deseniz bile onlara kim verdi? Bunun dışında, yaşadığımız topraklar, evimiz, güvenliğimiz, diğer ihtiyaçlarımızı kim karşılıyor? Toplumun bu ihtiyaçlarımızı karşılaması için önceden mi çalıştık? Soluduğumuz hava, aldığımız güneş, ağaçlar, meyveler, hayvanlar nereden geliyor. Milyonlarca yıllık bu oluşumu sağlamak için ne kadar çalıştık? Çalışmak önemlidir elbette, hatta ibadettir de. Ancak, çalışmak hak alma mücadelesi değil teşekkürdür. Hak alma mücadelesi ile pastadan büyük pay kapmaya çalışmak ve başkalarının hakkına engel olmak ise kendini ihtiyaçlarının üstünde görüp, kerameti kendinden menkul zanneden inkârcıların işidir. (Leyl 4-10)

Gerçeğin üstünü örtenler, kendi tasarımlarının yükünü kendileri yüklenmez, kurdukları piramit sistemi ile sözde alttakilerin üstüne yıkarlar. Bu yük öylesine şiddetlidir ki, belimizi büker, başımızı eğer. (İnşirah 2,3) Bu sistemde kendine yer edinmek isteyenler ise gerçeği görseler bile hırsları yüzünden bunu kabul etmezler. (Enam 25) 

Çünkü, her iki grupta gelecek endişesi içerisindedirler. Birinci grup elinde kalanları korumak için, ikinci grup ise daha fazlasını elde etmek için bu tasarımın içerisinde yaşamaya devam ederler. (nahl 21,22) Gelecekten emin olmamak duyarsız, hissiz, çevresindeki feryatları duymayan, zulmü görmeyen, haksızlıklar karşısında susan bir toplum oluşturur. 

Yani, bu toplum adeta ölü bir toplumdur. Çevremizde yüksek binalar, altımızda lüks otomobiller, etrafta sürekli koşuşturan insanlar olabilir. Bir insanın yaşadığını bundan mı anlarsınız, yoksa duyularının çalışıp çalışmadığından mı. Adeta robotlaşmış insanlar görünürde bu duyularını kaybetmemiş olabilirler, ancak bu duyular bir işe yaramadığı sürece adeta ölü hükmündedir. 

İşte böyle bir toplum gelecekte tekrar ayağa kalkabileceği inancını da kaybetmiştir. (Müminun 82,83) Hatta bu insanların büyük çoğunluğu (Hristiyan, Musevi, Budist... dahil) bir yaratıcının olduğuna, mülkün Allah'a ait olduğuna, Allah'ın her şeyi bildiğine inanırlar. (Müminun 84-89) Ancak bu sistemin yıkılıp, doğal olan, yaratılışa uygun olan sistemin geri geleceğine inanmazlar. Böyle bir şeye kimsenin gücünün yetmeyeceğini düşünürler. Kimisi elindekileri kaybetmekten korktuğu için kimisi de daha fazla biriktirmek ve ölümsüz (mecazi) olmak için sistem için çalışmaya devam ederler. Yani Allah'a inanır, ancak güvenmezler. 

Eğitim dediğimizde sadece okulu anlamayın, annemiz, babamız, çevremiz, yakınlarımız, devletimiz, dinimiz hatta bütün dünya bu eğitim sisteminin içindedir. Kimi zaman deneyimler ile, kimi zaman özendirerek, kimi zaman korkutarak, kimi zaman da eskilerden masallar anlatarak bu eğitimi verirler. 

Peki, herkes eski masalları anlattığına göre doğruyu nasıl ayırt edeceğiz? Ne de olsa söylenmemiş söz olmadığına göre, söyleyeceğimiz her şey de eski. İnsanların çoğunluğu Allah'a inandığına göre yaratılıştan başlayalım. Tartışmayı başka konulara çekmemek için geleneksel anlatı üzerinden gideceğim. 

İnsan yaratıldı, bu gün  de gördüğümüz bir gerçek ve sanırım tartışma yok. İlk önce cennetteydi, bu cennetin neresi olduğu şu anda konumuz değil. Daha sonra şeytan insanı aldattı, yani ona bir masal anlattı. Neydi bu masal? Ölümsüzlük ve yıkılmaz, sarsılmaz bir mülk yani sahiplenme masalı. (Taha 120, Araf 20) Bildiğiniz gibi Adem bu masala inandı ve meyveyi-zokayı yedi. Bu andan itibaren cennet hayatı bitmişti. İnsanlar birbirine düşman oldular, bağı, bahçeyi çit çevirerek sahiplendiler, diğer insanlar ile paylaşmadılar, hatta kardeş kardeşi bile öldürdü, hakkına tecavüz etti. Sonra iyilik ve barış isteyenler bu başından beri anlattığımız masalı anlatarak insanlara gerçeği hatırlatmak istediler. Çünkü ortada bir cennet kalmadığı için anlatılan sadece bir vaat olarak algılandı. Tıpkı bugün cennete öldükten sonra gideceğimiz inancı gibi. 

Görüldüğü gibi bugün bizim gerçek hayatımız, aslında şeytanın anlattığı tarihin ilk masalı. O zaman sizce hangi masal daha eski? Yaşadığımız gerçeklik, omzumuzda öyle bir yük ki, biri bize "bu yükten kurtulabilirsin" dediğinde masal anlattığını düşünüyoruz. Hatta hayal kurduğunu, ayakta uyuduğunu, gerçekliğin dışında olduğunu söylüyoruz. Asıl ilginç olan Allah'a inanmamıza rağmen, cennetin Allah'ın vaadi olduğunu bilmemize rağmen böyle düşünüyoruz.

Önümüze ördüğümüz bu duvarı yıkamadığımız için, kabul etmek zorunda kalmışız. Ancak Allah inancı ile bu yaşamımız çelişik olduğu için de bir çözüm geliştirmişiz. Bu da çift kişilikli olmak, bu dünya ile öbür dünyayı birbirinden ayırmak olmuş. Bu dünyada şeytanın masalına göre yaşamayı seçmişiz, bu geçerliliğin üstesinden gelememişiz. Allah inancımızı ve cennet arzumuzu ise öbür dünyaya bırakmışız. 

Böylelikle hem bugünün tasarımcısının bize çizdiği sınırları aşmamış, hem de gerçek tasarımcının söylediklerine inanmışız. Böylelikle eğitim sistemimizin bütün unsurları (din dahil) birbiri ile çelişmeden sürüp gitmiş, omzumuza yüklenmiş. 

O zaman önce içimizi bir ferahlatalım. Hem bu dünya için hem de öbür dünya için üzerimize yüklenmiş yükleri omzumuzdan bir atalım. Çünkü bunlar belimizi bükmüş, başımızı eğmiş, bizi düşünemez hale getirmiştir. (İnşirah 1-3) Kendi değerimizi ve gücün sadece bizde olduğunu bilelim. Bunu yapmak çok kolaydır. Çünkü sadece gücünüzü kendi elinize alacaksınız. Başkalarının söyledikleri ile değil kendi aklınız ve vicdanınız ile düşüneceksiniz. Emin olun 10-20 yıl eğitimini aldığımız fakat hala çözemediğimiz sistemden daha kolay olacak. Bunun için bir konuda çalışıp düşünmeyi bitirince, diğeri ile uğraşmaya akletmeye başlayın. Sözde hırslarınız için çalışmayı bırakın. Başınızı kaldırın, doğru yöne yönelin. (İnşirah 4-8)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder