Merhaba,

Şükürler olsun ki oğlum soru soracak yaşa geldi. "Baba mu (bu) ne?" ile başlayan sonu gelmeyen sorular, bazen bunaltsa da cevaplaması şimdilik kolay. Şimdilik şeylerin isimlerini öğrenmeye çalışıyor, onlar ile ilgi kuruyor, okumaya çalışıyor. Tabi bu "Ne?" sorusunu zamanla nasıl, nereden, ne zaman, neden ve kim soruları alacak.
O günleri hatırlamıyorum, ancak ailemin söylediğine göre ben de çok soru soran bir çocukmuşum. 5 yaşından öncesini hatırlamamam gayet normal, ancak benim asıl hatırlayamadığım; "soru sormayı ne zaman bıraktığım?".
"Ne?" cevaplaması en kolay sorulardan biri gibi görünmesine rağmen, diğer soruları sormadığımız zaman aldığımız cevaplar, belki de en yanıltıcı cevaplardır. Çünkü o zaman kavradığımızı sandığımız şey bir görüngüden başka bir şey değildir. Bir fotoğraf karesi, bir zan ya da sanı. Her ne kadar nasıl, nereden ve ne zaman sorularının da belirli cevapları var gibi gelse de onların da akıbetleri ne sorusu gibidir. Bilgiyi, tecrübeyi artırır düşünmeyi, üretmeyi sağlar şüphesiz ama anlam katmaz. Asıl soru kim ve neden sorularıdır.
Tekrar soru sorabilmeye başladığımdan beri en çok bu iki soruda takıldım. Bu iki soruya hayatımızdaki verdiğimiz tüm cevaplar kaçamak cevaplardır. Belki küçükken bu soruları sorduğumda aldığım kaçamak cevapları, çocuk ruhumun temizliği ile sezdiğimden pes etmişim, cevapların bittiği yerde soru sormayı da bırakmışımdır.
Oğlumun soru sormayı bırakmasını istemiyorum. Bütün cevapları ben veremem bunun farkındayım. Ama bu durumda en azından arayışa devam etmesini engellememem hatta desteklemem gerekir. Bunun için de kaçamak cevaplar ile hedefi saptırmak, cahilliğimin üstünü örtmeye çalışmak niyetinde değilim.
İlgi ya da eylem alanımda olmayan soruların tamamında bunu yapmak çok kolay. Konunun uzmanı bir kaynağı gösterir, ilgilendiği noktada ilerlemesi için ona destek olabilirim. Peki, ilgi ve eylem alanımda olmasına rağmen cevabını benim bilmediğim sorularda ne yapacağım? Bu durumda geldiğim noktaya kadar onu taşıyabilmeli ve sonra yola devam edebilmesi için cesaretlendirmeliyim. Söylemesi çok kolay oldu. İyi de, ya devam etmeme sebebim benim korkularım ise!
Kitap yazmış ünlü bir kişisel gelişimci profesörün seminerinde "Bizi şekillendiren şey nedir?" sorusuna korkularımızdır cevabını vermiştim. Bunu hayvan korkusu, tehlikeli durum korkusu gibi korkular ile karıştırarak beni haklı bulmamıştı. Bunlar olmadığını söyledim ancak üstüme gelen o kadar büyüklük simgesi ve taraftarı fazla sözler karşısında ezildiğim için devam edemedim.
Şimdi devam edeyim. İnsan tıpkı bir sıvı gibi, içine girdiği kabın şeklini alıyor. Yere dökülmeyi göze alamıyorsa da taşamıyor. Hal bu ki taşacağı nokta bardağın sınırının olmadığı tek yer. Yani, onun taşmasını engelleyen tek şey yine kendisi. Aldığı kalıp, düzenli ve emniyetli gibi gelse de onu sınırlandıran yolundan alıkoyan sahte bir kalıp. Eğer taşabilse, gerçek şeklini yani akıcılığını sağlayabilecek.
Neyse, konuyu fazla dağıtmayayım. Bu kadar lafı yazmam 15-20 dakika değil 40 yıl sürdü. Anlatmak ta o kadar sürmez inşallah?
Küçükken aldığım kaçamak cevaplardan en önemlisi de Allah hakkında olanlardır. Sanırım bu konuda soru sormaktan vazgeçtiğimden beri, kaçamak cevapların beni soktuğu kalıba da iyice alışmışım. Tekrar soru sormak, taşmak bana korku veriyor. Bir din adamı(!) diyor ki; Çocuklara "Allah taş yapar", "Allah yakar" gibi cevaplar vermeyin. Korku oluşturarak cevap vermek Allah'ı yanlış tanımalarına neden oluyor. Bunun yerine Allah'ı sevgi ve merhametin kaynağı bir varlık olarak anlatın.
Önce korku kısmı dikkatimi çekti, acaba benim korkum da buradan mı kaynaklanıyor? Sonra düşündüm, hayır! dedim. Çünkü bana Allah'ı sevmeyi öğretmişlerdi, çok iyi hatırlıyorum. Belki de bu yüzden O'ndan çok şey beklemiş ümit etmiştim yıllarca. Yani beni O'ndan uzaklaştıran korkum değil, kırgınlığımdı ve belki de buna bağlı kızgınlığım. Beklememeyi öğrenmek için 40 yıl bekledim.
Küçük bir çocuk Allah'ı niye sorar? O'nu aradığı için mi? Belki kendi başına bırakılsa ve Allah'ı arasa daha kolay bulabilecek. Önce yıldıza bakacak bu diyecek, sonra ayın ışığı yıldızı örtecek işte bu diyecek, sonra güneş doğacak, ama onun da bir batışı olacak. O zaman anlayacak dışında değil de içinde arayacağını. Sorması biraz zaman alacak belki ama bulması en fazla bir gün sürecek anlayacağınız.
Ama bugün öyle mi ya! Kendi aramadan biz ona söylüyoruz. Böyle olunca da sormaya başlayabilmek için önce putları kırması gerekiyor. Kaç kişinin gücü yeter ki buna? Hele balta da bize tanıttıkları Allah'ın boynunda iken. Kaç kişinin dönmeye gücü yeter İbrahim gibi, inandıklarından.
Sanırım aradığından değil de duyduklarından ya da gördüklerinden dolayı soracak. Kim bu Allah, kim size bunları yaptıran, ibadet ettiğiniz kim? Ben daha kendi putlarımı kırıp, kendime soramadım ki bu soruyu. Oğluma ne diyeyim şimdi? Kaçamak cevaplar versem, samimiyetsizliğimi anlayacağından eminim. Çünkü daha önceden benim ona söylediğim yalanları o da bana söylüyor. Korkutsam da , sevdirsem de elle tutulur bir şey vermem lazım ona.
Peki, henüz aramadığı sadece merak ettiği bir şeyi ona somut olarak veremiyorsam soyut olarak nasıl anlatırım. Soyut olan her şey kavramdır. Yani öğrenmesi için kavraması, çepeçevre sarması gerekir. Bu sarmalama bilgi ile olabilir. Bir kavramın sadece tanımını öğrenmek onu kavramak anlamına gelmez, sadece isimlendirmek anlamına gelir. Bu durumda benim ona anlatacaklarım sadece bir isim olacaktır.
İsim demişken yine başa döndük anlayacağınız. Oğlumun bana ilk sorduğu soru nesnelerin isimleriydi, kim diye sorduğunda da ona söyleyebileceğim yine isimler olacak. Demek doğru yoldayım ki tekrar geri dönebiliyorum.
İsimler, isimler... İnsan yaratıldıktan sonra Adem'leşme sürecinde de ilk öğrendiği isimler değil miydi? Hani şu kendisine secde edilmesine neden olan bilgi. (Bakara-31) Ya da o isimlere aykırı tutum sergileyenlerin cezalandırılacağı bilgi. (Araf-180)
O zaman oğluma isimleri öğretmeli ve iki şeyi göstermem gerekir. İsimleri öğrenenlerin kendisine secde edilmesine neden olacak olan Adem'leşme süreçlerini ve isimleri öğrenmelerine rağmen gereğini yapmadıkları zaman düştükleri durumu, aldıkları cezayı.
Tamam şimdi biraz rahatladım. Çünkü, çok sevdiğim ve her şeye gücü yeten sevgi ve merhameti bol bir Allah algısı, gözümle gördüğüm kötülükleri açıklamaya yetmiyordu. Korkutan ve cezalandırıcı bir Allah algısı da benim bir birey olmama, Adem'leşmeme engel oluyor ve çevremde benden büyük olan her şeye tapınmama onlardan bir şeyler istememe neden oluyordu.
Biraz somutlarsak; Sokakta tiner koklayan bir çocuk onun cezası, benim yatağımda uyumam adam olduğumun göstergesi değildir. O çocuk oradayken kapım açık uyuyabiliyor muyum? Bu da yetmez o çocuğu yanımdaki yatakta yatırabiliyor muyum? Hatta yatağımı ve odamı ona verebiliyor muyum?
Hayır mı? O zaman isimleri öğrenmeye devam. Sen kime kimi anlatıyorsun?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder