Merhaba,
Başlığa Mustafa Kemal'in kısa ve etkili sözünü (veciz) koyarak başladık. Bu sözle ilgili bir çok tartışma yapılmış olması bile çok etkili olduğunun göstergesidir. Öncelikle görebildiğimiz kadarı ile tartışma yapılmayan bölümlerinden başlayarak konuya giriş yapalım isterseniz.
Resimdeki gibi birçok yerde "Öğün" şeklinde geçen kelimenin Türk Dil Kurumu (TDK) sözlüğüne göre doğru yazımı "Övün" şeklindedir. Ancak bizim tartışacağımız konu bu değil. Yine TDK sözlüğüne göre övmek "Birinin veya bir şeyin iyiliklerini, üstünlüklerini söyleyerek değerini yüceltmek, methetmek, sena etmek, yermek karşıtı" şeklinde açıklanmış. Sözün geneline baktığımızda "övün" sözcüğünden, birisini övün emri değil "övünün", yani kendiniz övünün anlamı çıkar. Yoksa devamında "...çalışın, güvenin" şeklinde sürmesi gerekirdi. Söz, genele söylenmiş olsa da bir kişiyi yani okuyanı-duyanı hedef almaktadır. Bu sözün muhatabı "Türk" olandır (özellikle hissedendir demedim). Dolayısı ile söylenen kişiye, genel yanlış kanaat olan "Türklüğünden dolayı övünmesi" değil sadece övünmesi gerektiği söylenmiştir. Benzer bir şekilde sözün devamında da muhatabın çalışması ve güvenmesi emir kipinde söylenmiştir. Övün sözcüğüne geri döneceğiz.
Genel kafa yapımız itibari ile hiyerarşi sistemine ve bu sistemdeki köleliğe-işçiliğe alışık olduğumuz için "Çalış" emri neredeyse hiç tartışma yapılmadan yerine getirilmektedir veya reddedilerek sonuçlarına (açlık-sefalet) katlanılmaktadır. İsyanın istenmediği, sabretmemizin istendiği bir sistemde ihtiyaçlarımızı karşılamak için yapabileceğimiz tek şey çalışmaktır. Her ne kadar sistem, yalan, dolan ve şans gibi faktörler ile başkasının hakkını yeme imkanını verse de çalışmaktan kastın bu olmadığını anlayabiliyoruz. Bu yüzden yarıştırılmak sureti ile kısıtlı bir imkâna başkalarından önce ulaşarak doyum sağlamanın genel adı da çalışarak başarı kazanmak olarak anlatılmaktadır. Yani birçok kişi emrin/tavsiyenin en azından bu kısmını yerine getirdiğini düşünmekte.
Türklüğü ile övünen, yarışarak elde ettiği başarı(!) ile doyuma ulaşan halka bir de "Güven" denmektedir. Sözün yapısı itibari ile baktığımızda bu da bir emir sözcüğüdür. Kime yada neye güveneceğiz. Türklüğümüze güveneceğiz desem, yalnızca bu kimliğimizi ön plana çıkararak kuracağımız devlet, ordu, dil gibi bütün unsurlar korumacı yaklaşımlar olduğu için güveni değil güvenlik ihtiyacını yani güvenin olmadığını gösterir. Çalışmamıza desem, sağlık sigortası, emeklilik sigortası, banka mevduatı, çocuklarımızı yarış atı gibi yetiştirmemiz, site güvenliği, kapı kilidi, biriktirdiklerimiz... hepsi güven içerisinde olmadığımızın bugünden ve yarınlarımızdan endişe ettiğimizin göstergesidir. Devletimize güvenme noktasında da durum benzerdir. Politikacılar, bürokratlar, teknokratlar, patronlar, din adamları, askerler, hakimler, polisler... hangisine güven noktasındayız.
Kısaca bu dört sözcüklü sözde tek bildiğimiz Türk sözcüğü, o da üzerinde en çok tartışılan ve son günlerde en çok kötülenen sözcük. Kendisini Türk olarak tarif edenler de ne kadar Türk ırkına aitler belli değil. İsterseniz kavramları bir başka göz ile okuyarak sözün genel yapısı itibari ile bizce neyi anlatmak istediğine tekrar dönelim.
Mustafa Kemal adından sonra peygamberimizden ya da İslam'dan söz etmek birçok kişinin hiç hoşuna gitmiyor biliyorum. Ancak biz bu toprakların hamurundan olduğumuz için özümüzü inkar edecek değiliz. Bu yüzden din açısından da yanlış bilinen kavramlar ile devam edeceğiz.
"Elhamdülillah" sözünü hepimiz biliriz. Anlam olarak ise "Allah'a hamd olsun" ya da "Allah'a şükür" olarak bilinir. Aslında anlamı "Hamd Allah'adır/Allah'ındır" demektir. Bilinen anlamda bizde olan bir şeyi (hamd'i) vermek/yapmak olarak algılanırken gerçek anlamda hamd'in tek sahibinin Allah olduğu vurgusu vardır. Yani Allah'tan başkasına hamd edilemez ya da Allah'tan başkası hamd'in sahibi olamaz/kabul edemez. Bu ayrım çok önemlidir ve buraya kadar dinen de sanırım bir sorun yok gibi görünmektedir.
Peki! "hamd" nedir? İşte can alıcı ve üzerinde kitaplar yazılacak konu budur. Hamd çokça sanıldığı gibi şükür değil ÖVGÜ demektir. İsteyen Ahmet, Hamit, Mahmut gibi türemiş sözcüklerin anlamlarına da bakarak kontrol edebilir. Yani "övün" emri "hamd et" şeklinde çevrilebilir.
İbadet sözcüğünü de hepimiz biliriz değil mi? Namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek, hacca gitmek hatta mevlüt okutmak (okumak değil) bile ibadet olarak bilinir. Bunlar ibadettir denmesine itiraz ettiğim yok, ancak ibadet bunlardır demek tanımı küçük bir kalıba sokmaktır, küçültmektir. Çünkü ibadet, kelime anlamı olarak "yapmak, meydana getirmek, ortaya çıkarmak, çalışmak, üretmek" (İ.Eliaçık) demektir. Yani "çalış" emri "ibadet et" şeklinde çevrilebilir.
Halk arasında kullanımı yanlış ta olsa sonradan Müslüman olmuş ya da Müslüman olarak doğmuş olsa bile sonradan dini kurallar ile sıkı bağ kurmuş insanlara "İman etmiş" denir. Peygamberimize henüz tebliğ görevi verilmeden önce bile "el emin" denirmiş. Emin ismini biz de kullanırız bilirsiniz. Hava alanlarında, garlarda emanet dolapları vardır. Askere giderken, yolculuğa giderken geçici süre ile bile olsa sevdiklerimizi, eşyalarımızı birilerine emanet ederiz. Dostumuzdan emin olur sırrımızı söyleriz. Görüldüğü gibi, iman etmek yani emin olmak güvenmektir. Yani "güven" emri "iman et" şeklinde çevrilebilir.
Türk! Hamd et, İbadet et, İman et.
Allah, en azından bizim algılarımız ile fiziksel bir varlık olmadığı için, Allah için yapılan her şey aslında toplum için yapılmış demektir. Cumhuriyetin kurulduğu dönemi kafanızda canlandırın, toprakların çoğu kaybedilmiş geri kalanı da kaybedilmek üzere. Eski harita üzerinde yaşayan herkes Devlet'i Ali ya da Osmanlı tebası iken, çoğu ben Rum'um, Ermeni'yim, Arap'ım... diyerek kendini ayırmış. O günün şartlarında Türklük ırkın değil birlikte olabilmenin bir simgesiymiş. Bu şartlarda ortaya çıkan birisi bu birliğe hitap ederken ne diyecekti?
Elbette ki İslam sadece Araplara hitap etmediği için kavim ya da ırk belirtmemiştir. Ancak peygamberimizin bazı hutbeleri incelendiğinde onlara hitap ettiği de görülebilir. Devlet kurulduktan sonra bazı anlaşmalarda bu isimlerin kullanıldığı görülebilir.
Mustafa Kemal bir din getirmemiştir. Hitap ettiği kesimin tamamı bilinenin aksine aynı dinden değildir. Aynı dinden olanlar bile yüzlerce farklı fikirden oluşmaktadır. Bu yönden bakıldığında peygamberimizin devlet kurduktan sonraki söylemleri incelenmelidir. Peygamberimiz, Yahudi ve Hristiyanları kendi inançları ile kabul etmiştir. Bu onların inançlarını kabul ettiği anlamına gelmez. Ancak aynı bölgede birlikte yaşayacaklarsa onları da kabul etmek zorundaydı. Zaten öyle de olmuştur. Eski sistem tamamen değişmiş ancak bu sisteme uygun yaşadığı surece kimsenin dinine/yaşam tarzına dokunulmamıştır.
O zaman bu sözü bir kez daha okuyalım mı?
(Türk!) Benim hitap ettiğim bu toplumdaki bu birlikteki ve kendini bu birlikte hisseden insanlar! (Övün) Bu topraklardaki her şeyin, bağımsızlığın, yaşama hakkının, hükmün, sahipliğin, özgürlüğün yine bu topraklardaki topluma ait olduğunu, bundan dolayı övülecek, teşekkür edilecek olanın yine bu toplum olduğunu bil. Yabancı unsurların mandası altında olmaktan, birilerinin kulu ve kölesi olmaktan beklenti içerisinde olma. (Çalış) Bu birliği tesis etmek, korumak, kollamak, geçimini bağımsız bir şekilde bu topraklardan elde etmek için çaba göster. Kendi ailen ve geleceğin için çalış. Bir başkasına ibadet etme. Başkası için çalışıp değer üreterek kendini köle durumuna düşürme. (Güven) Böyle bir çalışma ile ortaya çıkacak olan topluma güven. Böyle bir toplumdan endişe etme. Emin ol ki sadece bu toplumun değerlerini yüceltmek için çalışırsan, bu toplum da senin geleceğini güvence altına alacaktır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder